Rahmetli dedem Necati Dönertaş, İstanbul’dan Konya’ya yapılan yolculuklarda az konuşurdu. Uzun yol insanı ya susturur ya da gereksiz konuşturur; dedem susmayı seçerdi. Ama bir şey hiç değişmezdi: kaset çalar mutlaka açılırdı. Aynı kaset, aynı ses… O yolculuklar bana şunu öğretti: Bazı sesler sadece eşlik etmez, yolu kurar.

Kasetten yükselen ses Orhan Hakalmaz’ındı.

Yol başlayınca türkü de başlardı. Kara Tren çalardı önce. Ardından Zahidem. Sonra Yeşil Ördek. Ezgiler ağır ağır ilerler, İstanbul geride kalırken Konya’ya giden yolun kendine has sessizliği çökerdi arabaya. Kimse acele etmezdi. Türkü çalarken acele etmek ayıp gibiydi.

O türküler, yolun ritmine uyardı. Rampada ağırlaşır, düzlüğe çıkınca nefes alırdı. Sanki yol da türküye kulak verirdi. Türkü bitince hemen yenisi açılmazdı. Bir süre sessizlik olurdu. Çünkü türkü, dinlenmek ister.

Aradan yıllar geçti. O yolculuklar bitti. Kasetler kayboldu. Ama ses kaldı.

İşte buna kültürel hafıza denir. Kitaplarda yazmayan, arşivlerde durmayan ama insanların içinde yaşayan bir hafıza…

Geçtiğimiz günlerde bir vesileyle Orhan Hakalmaz’la oturup sohbet ettik. O an fark ettim ki, dinlediğimiz o sesin ardında tam da türkülerinin anlattığı gibi bir insan var. Samimi, efendi, ölçülü… Ne yapmacık bir yakınlık ne de mesafeli bir duruş. Olduğu gibi.

Efendiliği yüzüne yansımış, vakarı tavrına sinmiş. Yakışıklılığı ise bağıran, göze sokulan bir hâl değil; zamanla oturmuş, sakin ve ağırbaşlı. Tıpkı türküler gibi… Kendini ispat etmeye çalışmıyor, sadece yerinde duruyor.

Zaten insan şunu anlıyor: Bir sanatçının gerçek hayattaki duruşu, söylediği türkülerden ayrı değildir. Orhan Hakalmaz’ın türkülerinde duyduğumuz sükûnet, hayattaki hâline de sinmiştir. O yüzden sesi güven verir. O yüzden yorumu yormaz.

Kara Tren’i bağırarak söylemez. Çünkü bekleyiş bağırmaz. Gecikmiş umut sessiz olur.

Zahidem’e gelince… Zahidem sadece bir isim değildir. Herkesin bir Zahid’i vardır gönlünde. Ulaşamadığı, yarım kalan, içinde sakladığı bir hikâye… O yüzden Zahidem söylendiğinde herkes kendi geçmişine kulak verir.

Yeşil Ördek’te ise Anadolu’nun dili vardır; sade, yalın, vakur. Ne fazlası vardır ne eksiği. Türkü, olduğu gibi durur. Tıpkı bu topraklar gibi.

Bugün hız çağındayız. Her şey çabuk tüketiliyor. Şarkılar birkaç hafta konuşulup unutuluyor. Ama türkü böyle değil. Türkü, zaman ister. İnsan yaş aldıkça derinleşir. Gençken sadece melodisini sevdiğin bir türkü, yıllar sonra bir dizesiyle insanın içini sızlatır.

Orhan Hakalmaz’ın sesi de bu yüzden kalıcıdır. Çünkü modaya değil, manaya yaslanır. Türküyü çağın gürültüsüne uydurmaz; türküyü olduğu yerde, kendi vakarında tutar. Bu bir tercih değil, bir terbiyedir.

Belki bugün daha az görünür. Daha az konuşulur. Ama görünürlükle kıymet aynı şey değildir. Kıymet, sessizce birikir. Tıpkı hatıralar gibi, tıpkı kültürel hafıza gibi…

Bir yolun içinde…

Bir kasetin içinde…

Bir sohbetin sakinliğinde…

Bazı sesler kulakta kalmaz; insanın içinde yer eder.

Orhan Hakalmaz’ın sesi de onlardan biridir.