Türkiye’de tarih anlatıları uzun yıllar ya romantize edildi ya da yüzeysel bir dekor olarak kullanıldı. Ta ki Mehmet Bozdağ imzalı yapımlar bu alanda yeni bir dil kurana kadar. Diriliş Ertuğrul, yalnızca bir dizi değil; tarih, ahlâk ve kimlik meselesini aynı potada eriten bir anlatı denemesiydi. Ardından gelen Kuruluş Osman, devlet fikrinin yalnızca fetihle değil, iç disiplin ve inançla kurulduğunu hatırlattı.
Bozdağ, yalnızca dizi yapan bir isim değil. O, hikâyeyi “bugüne yakışır” hâle getirirken geçmişle kavga etmeyen; aksine geçmişi bugünün omurgası yapan nadir isimlerden biri. Reyting kaygısının, hızlı tüketimin ve kolay başarı arzusunun bu kadar baskın olduğu bir sektörde; ısrarla tarih, değer, kimlik ve hafıza diyen bir çizgide yürümek cesaret ve fedakarlık ister.
Bunları yazdığım için arkadaşım Mehmet Bozdağ’ın mütevazılığından dolayı bana kızacağını biliyorum. Çünkü o, anlatılanın kendisiyle değil, anlamıyla ilgilenilmesini ister. Ama bazı sahneler vardır ki, artık susmak mümkün değildir. Çünkü susmak, o sahnenin ruhuna haksızlık olur.
Nihayetinde bu yazının konusu Mehmet Bozdağ değil, Kuruluş Orhan dizisinin son bölümünde yer alan zikir sahnesinde gelen o soru:
“Seni şimdi benim elimden kim kurtaracak Orhan?”
Bu soru, sadece bir karaktere sorulmuş bir soru değildi. Bu soru, ekrandan çıkıp salona girdi.
Bu soru, her izleyicinin iç dünyasına yöneldi.
Ve cevap…
Bir feryat değildi. Bir hamaset değildi. Bir kahramanlık pozu hiç değildi.
Tek kelimeydi:
“Allah.”
İşte o anda sahne, senaryonun sınırlarını aştı. O anda replik, kelime olmaktan çıktı; teslimiyet oldu.
Bazı kelimeler vardır, söylendiği anda büyür. Bazı kelimeler vardır, söylendiği anda suskunluk doğurur. “Allah” kelimesi o sahnede, işte tam olarak bunu yaptı.
Çünkü bu toprakların hikâyesinde devlet akılla kurulur, düzen kılıçla sağlanır; ama istikamet, imanla bulunur. Bu sahne bize bunu bağırarak değil, fısıldayarak hatırlattı.
Herkes hikâye anlatıyor ama hikâyenin kalbe temas etmesi için bir şart var:
Samimiyet.
O sahnede samimiyet vardı.Rol yapan bir karakter değil, yük taşıyan bir insan vardı.
O an Orhan yalnız değildi. Ama etrafında kimse yokmuş gibiydi.
Çünkü insan bazen kalabalıkların ortasında, yalnızca Rabbine yaslanır.
Bu sahne bize şunu hatırlattı; Güç, sayıyla ölçülmez. Zafer, gürültüyle gelmez.
Ve hakikat, çoğu zaman sessizdir. Ne slogan, ne vaaz, ne mesaj kaygısı…Sadece yerli yerinde bir kelime.Bazı sahneler izlenir ve unutulur. Ama çok az sahne vardır ki, insanın içinde dua olur.
O sahne, işte onlardan biriydi. Bu bir prodüksiyon başarısı değildir. Bu bir senaryo numarası hiç değildir. Bu, bir ruh hâlidir. Sevgili Mehmet Bozdağ, yukarıda söylediğim gibi belki bu yazıdan hoşlanmayacak, bazıları da “abartıyorsun” diyecek.
Ama bazı sahneler vardır ki, dostluk susmayı değil, şahitliği gerektirir.