Ustam “Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmek” diye bir tabiri sıkça kullanırdı. Son dönemdeki “gençler deist oluyor” söylemleri bana onu hatırlattı.

Araya imam hatipler de sıkıştırılarak bilimsel hiçbir altyapısı olmayan tartışmalar köpürtülmeye devam ediyor. Deizm falan derken bir de “Tengricilik/Türk Deizmi” araya sokuşturuldu.

Kimi aşırı dini baskının deizme alan açtığını iddia ederken kimi de İslam adına bir şeyler söyleyenlerin kendi aralarındaki tutarsızlık ve çatışmalarının gençlerin farklı inançlara sığınmalarına sebep olduğunu söylüyor.

Hiç yoktur, olmuyordur falan diyecek değilim. Ama en azından bu kadar yaygara kopartılacak kadar olmadığı kanaatindeyim. Aynı hususlarda benim de gözlemlerim var fakat istisnaları tüm İmam Hatiplere, Türkiye’nin tamamına genellemek çok yanlış.

Bu tartışmanın asıl fitilini kim ateşledi, tam olarak hedef ne bilemem ama bildiğim pek çok insan Deizm, Agnostisizm, Ateizm, Tengricilik ne anlama gelir onu bile bilmediğiydi. Şimdi ise bu akım ve kavramlar hakkında bilgi edinmek için araştıran bir kesimin olduğunu söyleyebiliriz.

Deizm vs.nin yayılamaması için ne yapabiliriz diye elbet enine-boyuna tartışabiliriz. Gerçek manada saf/duru İslam inancının ortaya konulması ve anlatılmasının lüzumundan da bahsedebiliriz. Ama dikkat edilmesi gereken asıl mesele sorunun kaynağının o gençler olmadığıdır.

Bundan 20 yıl öncesinde bir gazetenin haberinin başlığı “sorumsuz nesil” idi. O sorumsuz nesil bugün deizme kaydığı iddia edilen gençleri yetiştirenler olmuş oluyor. Yani 20 yıl önce sorumsuz vs. diye hakir görülenler büyüdü, öğretmen oldu, din adamı oldu. Hayatın her alanında orta yaşa yaklaşarak bugün eleştirilen nesilleri yetiştirme ve hemen her alanda karar verme makamındalar.

Bugün “Deizme kayıyor” denilen neslin bundan 20 yıl sonra o günün gençlerini ne ile suçlayacaklarını da çok merak etmiyor da değilim.

Öte yandan iğneyi kendimize batırmamız gerektiğini tekrar hatırlatmak da bir gereklilik. Büyük oranda biz nasıl isek evlatlarımız onu örnek alırlar, söylediklerimizi değil. Diğer bir deyişle yaşananlar bazı şeyleri bihakkın yapmadığımızın bir göstergesidir.

Bir aile ortamında ebeveyn ve evlat ilişkisinin yerli yerince olması gerektiği dönemde para kazanma, kariyer vb. hırslar onlara ayırmamız gereken zamanı çalmak için bir bahanedir. Ama sonrasında “Ne zaman büyüdü bunlar” dediğiniz anda telafisi olmaz.

Yapmadığımız şeyleri yeni nesillere mükemmel nutuklar çekmekle tatbik ettiremeyiz. Onlar anne-babalarından, öğretmenlerinden ve büyüklerinden ne gördülerse zihinlerine nakış nakış işlerler. İlerleyen hayatlarında da bir yaşam tarzı haline dönüştürürler.

Bazı konularda “bunlar ufak-tatlı yalanlar” deyip söylemekten çekinmeyenler çocuklarına istediği kadar “yalan söyleme, çok büyük bir günahtır” veya kendisinin kitap okuduğunu hiç görmeyen çocuğuna “kitap okumak çok güzeldir, hayattaki en kıymetli şeydir “ vs. demesi; dünyevi mal ve makam için her şeyi mübah görüp tatbik eden birinin “hak yeme, haksızlık etme” sözleri ne kadar etkili olabilir ki?

Elbette şu anda yeni yetişmekte olan nesille ilgili bazı problemlerimiz var. Bizim dışımızda gelişen ve sadece bizim müdahalemizle de değişemeyecek şeyler de var.

Açılmaması gereken bir kutu açıldı. Yarım yamalak göz atılmasıyla kapatılmamalı. Enine boyuna, gerçekçi ve tatmin edici bilgiler verilmezse bu söylem gençlerin kafasını karıştırmaktan da öte gidebilir. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak da yersiz.

Bizim görevimiz hakkıyla yaşayarak tebliğdir. İnsanları inandırmak değil (o zaten bizim elimizde değil). Rabbimiz Hak ile batılı, doğru ile yanlışı, güzel ile çirkini, helal ile haramı, suç ile cezayı bizlere gösterdikten sonra demiyor mu “Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin” (Kehf:29)