Biz turizme mi hazırlanıyoruz yoksa sezondan ganimet mi topluyoruz?
Haziran ayı, takvim yapraklarının ötesinde bir anlam taşır. Okulların tatile girdiği, kentlinin bütün yıl çalışıp beton yığınlarından kaçıp maviliğe sığındığı, hayatın kısa bir süreliğine de olsa tatil moduna geçtiği o eşik.
"Bacasız Sanayi" dediğimiz turizm sektörünün resmi açılış düdüğüdür haziran. Ancak bu yıl o düdük sanki biraz cılız, biraz da buruk çaldı.

Peki, biz bu büyük buluşmaya ne kadar hazırız? Devletin stratejik planlarından yerel esnafın zihniyetine, ören yerlerinin restorasyon vizyonundan koylarımızın mahremiyetine kadar geniş bir spektrumda sormamız gereken yakıcı sorular var.
Maalesef görünen o ki turizm sektörümüz, vizyondan ziyade "kısa vadeli kar" odaklı bir panik havasında sezona girmiş durumda.

Geçtiğimiz günlerde yolum Pamukkale’ye düştü. 2 yıllık bekleyişin ardından kapılarını yeniden açan tesis, adeta bir restorasyon faciasıyla karşıladı bizi.
2 yıl boyunca ne yapıldı, hangi mühendislik harikasına imza atıldı diye merakla girerken, aniden bastıran o tipik yaz yağmuruyla gerçekle yüzleştik.
Yağmur, kapalı alan dediğimiz yapıların içinden şakır şakır süzülüyor, insanlar sığınacak bir santimetrekare kuru alan bulamıyordu. 24 aylık tadilatın sonucu, eskiyi mumla aratan berbat bir performanstan ibaretti.
Antik Pool bölümünün içler acısı haliyse tarihi mirasa duyduğumuz özensizliğin en somut fotoğrafıydı. Su temiz değil, düzen yok, estetik zaten hak getire...
Bakanlık, valilik veya işletme, bu tablonun müsebbibi kim olursa olsun sonuç tek kelimeyle rezalet.

Bu sadece bir örnek, Pamukkale’de yaşanan bu ihmal Türkiye’nin dört bir yanındaki ören yerlerimizin ve tesislerimizin durumuna dair bir fragman mı? Korkarım ki evet.
Biz turizmi bir sanayi olarak değil, bir ganimet toplama alanı olarak görüyoruz. Esnaf, otelci, ulaşım sektörü, herkes tek bir sorunun cevabını arıyor "Bu kısa sezonda, bu yerli ve yabancı turistin cebindeki parayı nasıl alırım?"

Vizyon yok, estetik yok, kurumlar arası koordinasyon ise tam bir muamma.

İşin daha da vahimi, "peşkeş" tartışmaları.
Özellikle Muğla-Fethiye hattında, doğanın dokunulmazlığına kasteden bir süreç işliyor. Günlüklü Koyu örneğinde olduğu gibi halkın olan, mavinin en cömert hali olan koylarımız, peyderpey şirketlere, özel işletmelere devrediliyor.
Bu dönüşümün arkasında hangi irade var?
Çevre ve Şehircilik Bakanlığının bu sessiz işgallerden haberi var mı, yoksa süreç il müdürlüklerinin masalarında, gözlerden uzak bir şekilde mi nihayete eriyor?

Turizm, oda sayısını artırmak, şezlongları yan yana dizmek veya doğayı betonla terbiye etmek değildir. Turizm, bir kültürdür, bir ağırlama sanatıdır. Eğer "bacasız sanayi"den beklentimiz döviz ise önce bu bacanın düzgün tütmesini sağlamalıyız.

Pamukkale’den başlayarak bu ülkenin dört bir yanındaki turizm bölgelerini, ören yerlerini ve "özelleştirilen" koylarını tek tek masaya yatıracağız.
Çünkü turizm, sadece yazın geçici bir gelir kaynağı değil Türkiye’nin vitrini, dünyaya açılan yüzüdür. Bu yüzü, günübirlik karlar için karartmaya kimsenin hakkı da yetkisi de yok, olmamalı.

Sezon henüz çok taze, bakalım fatura kime çıkacak?