1969’da doğdu, 1970’de hastaneye kaydoldu. Hastalıklar, ameliyatlar, yatağa bağlı geçen günler… Hastanelerde çok zamanı geçti. Hastane dışında da zor bir hayatı oldu.
Çok okudu. Okumalarına tutunarak büyüdü. Yazıya işçi yazdırdı kendisini ve hep orada sebat etti. İşine sevdalı bir işçi… Yazmayı, modern dünyaya direnmenin bir yolu olarak benimsedi. Durmadan, dinlenmeden, kendisini yıpratarak yazdı.

17 yaşında ilk romanını yayınladı. Nasıl yayınladığı başlı başına bir romandı. 21 yaşına geldiğinde eni konu bir yazardı.

Bir hayat cümlelere bölünerek yaşanır mı? Yaşadı. Kolay yazdığı her cümleden kuşkulandı. Durdu, ilk kez okuyormuş gibi, başkası yazmış gibi yeniden okudu. Karşı tarafa geçti, okuyucularından birinin sesiyle bir daha okudu, onun kulağıyla dinledi, onun zihninde nasıl yankılandığını yakalamaya çalıştı. Her haliyle içine sinmeden elini çekmedi. Bir cümleyi bitirir bitirmez, bir sonraki cümlenin koluna girerek yürümeye başladı.
ŞİMDİ

Şimdi’yi keşfetti ve hiç bırakmadı. ‘Şimdi’ anahtar kelimesi oldu. Uzun bir ‘şimdi’de yaşadı.

Fedakarlığına onu tanıyan herkes şahittir. Kime dönük olduğunu ayırt etmeden fedakardı.

Polemik… en incesini, şaşırtıcısını, en afallatıcısını yaptı. Eleştirilerini kendinden başlattı Kendisiyle hesaplaşmasını bitiremedi. Öfkeli eleştiriler yazdı.

Kavgaları derin oldu. Her yüzeyselliğe hiç sektirmeden itiraz etti. Kişisel gelişim teorilerine “siz hepiniz, ben tek” diyerek karşı çıktı. Tüketime sırtını döndü. Paltosunu -rivayet muhtelif- belki 20, belki 30 sene giydi.

Her şeyiyle özgündü. O kadar ki; özgün sıfatını yüzüne karşı söylesek, özgünlüğüne halel gelebilirdi. Konya’daki bir konferansına okuru olan bir berber de gelmişti. Berberi sahneye çıkardı, berber traş etti, o anlattı. Berber soru sordu, o cevapladı. Berber anlattı, o onun bıraktığı yerden devam etti. Berberin traşı, onun konferansı bitti.

AKLI TARİFİ

Aklı, aklın yerini anlatmıştı bir defasında. Bende kaldığı haliyle aktarayım:

“Hani bir makinayı, diyelim çalışmayan eski bir radyoyu tamir etmeye girişirsin. Kapağını açar, parçalarına ayırırsın, arızayı bulup onarırsın, sonra söktüğün yoldan geri giderek parçaları birleştirir, kapatırsın. Bir de bakarsın ki; bir parçayı artırmışsın. “Eyvah” dersin, “şimdi bunu ne yapacağım!” O arada radyoyu açarsın, radyo çalışıyordur. Şaşırmana gerek yok, evet çalışıyordur. Akıl var ya akıl… akıl işte o parçadır.”

Ne zaman dinlediğimi hatırlamıyorum, ancak hiç unutmadım.

SATILIK ADAM

14 yıl süren suskunluktan sonra Eylül 2025’de, 25 yıl emek verdiği son romanı ‘Satılık Adam’ ile okuyucusunu selamladı.
Tutunamayanlar’ın edebiyat dünyasındaki yerine gözünü dikerek yazmıştı. Tutunamayanlar’dan sonra dünya kaç kere etrafında döndüyse, onları anlatmıştı. Kitaplıklarda onun yanına konulmasını bekliyordu.

Dünya klasiği olması için yazmıştı. “Ben görsem de, göremesem de…” notunu düşerek anlattı iddiasını.

Satılık Adam’ı özetlemeye çalışırken, ‘modern dünyanın dayatmalarına karşı durmayı, çim yiyerek yaşamaya kadar vardıran bir adamın hikayesi’ diyenler var. O kadar eksik ki bu çerçeve. En uzaktan görünüşü.

Ben henüz yarısındayım ‘Satılık Adam’ın. Okuyup bitirdiğimde, rahatlıkla, “bu romanda hepimiz varız” diyeceğimi kuvvetle hissediyorum.

VEDA

Herkesi bir kelime ile eşleştiriyordu. Onun adının yanına yazacağınız kelime ne olabilir? Benim önerim: Kalem!? Ucu çakıyla açılmış bir kurşun kalem…

Diyordu ki; “Bir yazarın kitaplarının önündeki en büyük engel, yazarın bedenidir. Yazar aradan çekilmeden kitabın önü açılmaz.”

8 Şubat Pazar günü, bizi kitaplarıyla baş başa bırakarak aradan çekildi. 10 Şubat Salı günü, Gölbaşı mezarlığına defnedildi. Biz, bu tarafta onun kitaplarıyla kaldık. Hâttâ kitaplarıyla da değil, cümleleriyle. Her birinin ayrı ayrı kahrını çektiği, peşinden koştuğu, kelimelerini tek tek seçtiği, yerlerini tekrar tekrar değiştirip en iyi diziyi bularak yazdığı cümleleriyle…

Bülent Akyürek göçünü toparlayıp gitti bu dünyadan. Allah rahmet eylesin