Zaman her daim görecelidir. Aynı süre, bir olay, bir beklenti için çok kısa, başka bir olay, başka bir beklenti için çok uzundur. Geçtiğimiz bir yıl, ‘terörsüz Türkiye’ hedefi için uzun mu, yoksa kısa mı sayılmalı? Bu tartışmayı bir kenara bırakalım ve net olanı belirleyelim: 27 Şubat 2025’den 27 Şubat 2026’ya kadar geçen bir yıl, ‘terörsüz Türkiye’ süreci için çok kıymetliydi, çok önemli adımlar atıldı, değeri zaman içinde daha iyi anlaşılacak aşamalardan geçildi.
BİR YIL ÖNCE
27 Şubat 2025’te ilk çağrı İstanbul’da okunmuştu. İlkti, merak ve heyecan üst düzeydeydi. Öcalan örgütüne sesleniyordu:
“1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkarının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.”
“Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.”
BİR YIL İÇİNDE
Çağrının ardından doğal olarak, PKK’nın çağrıyı dinleyip dinlemeyeceği, silah bırakıp bırakmayacağı tartışılmaya başladı.12 Mayıs’ta PKK kendisini feshettiğini ilan etti. 11 Temmuz’da 30 örgüt mensuplarının silahlarını yaktığı tören gerçekleştirildi.
Silah yakmanın sembolik olduğu iddiası geçerli değildir. Silahla var olmuş bir örgütün elindeki tek aracını, kameraların önünde yakarak dünyaya göstermesi, silahsız bir yola girdiğinin açık ilanıdır.
Bir yıl önce, en ciddi endişe kaynağı Suriye idi. Önceki ‘çözüm süreci’nde yaşandığı gibi ‘Suriye’deki gelişmeler bu süreci de akamete uğratabilir mi?, SDG ne yapacak?’ soruları soruldu. Endişeler boşa çıktı. Suriye’de, özellikle SDG tarafında kısa bir oyalanma yaşansa da işler yoluna girdi.
Bir yıl önce, TBMM’nde komisyon kurulacağı bilinmiyordu. Kuruldu. Katılımın, görüşmelerin ne kadar sağlıklı olabileceği, sorunun cesurca konuşulup konuşulmayacağı tartışıldı. Bunlar da geçildi. Her şey konuşuldu, çok kişi dinlendi. Partilerin raporları ortaya çıktıktan sonra bu defa, ortak bir raporun yazılamayacağı iddia edilmeye başlandı. İleri düzeyde ve oldukça kapsamlı bir çerçeve metin yazıldı. 2 çekimser, 1 hayır oyuna karşılık 47 evet oyu ile kabul edildi. Yasal düzenlemelerin ve toplumsallaşmanın kapısı açıldı.
BİR YIL SONRA
27 Şubat 2026’da, artık süreç daha ileri bir aşamaya gelmişti. İkinci çağrı için seçilen yer Ankara oldu. Bu kez muhatap devlet idi.
Öcalan, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, MHP Genel Başkanı Bahçeli’ye ve CHP Genel Başkanı Özel’e teşekkür ettiği çağrısında, cumhuriyetle zihnen barışmaktan, demokratik entegrasyondan söz ediyordu.
Çağrı metninden okuyalım:
“Şimdi negatif aşamadan pozitif inşa aşamasına geçmeliyiz. Yeni bir siyaset dönemine, stratejisine kapı açılıyor. Şiddete dayalı siyaset dönemini kapatıp, demokratik toplum ve hukuk temelli bir süreci açmayı hedefliyor ve her kesimi bu yönde imkân yaratmaya ve sorumluluk almaya davet ediyoruz.”
“Demokratik entegrasyon en az Cumhuriyetin başlangıcı kadar önemlidir”
“Nasıl bir araya gelinir ve nasıl bir arada yaşanılırı tartışmak istiyoruz.”
“Dönemin dili buyurgan ve otoriter bir dil olamaz.”
“Kürtsüz Türk, Türksüz Kürt olmaz”.
BUGÜNDEN SONRA
Yarını kuracak yeni bir dili inşa aşamasındayız. Kararsızlık ya da duraksama söz konusu değildir. Sürecin ‘al-ver’ tarzında ilerlemediği ortadadır. Güçlü bir siyaset ve demokrasi ihtiyacı açıktır. En önemlisi de: bu aşamadan sonra artık geri dönülemez