Ey milletim, bu muhalefetten size bir fayda gelmez. Çünkü hepsi statükoyu savunuyor. Yeniliğe kapalı. Milletin sorunlarını çözmek ve milletin gündemi ile ilgilenmek yerine, kendi inandıklarını millete dikte etmekten başka bir düşünceleri yok. Muhalefetin Cumhurbaşkanı adayları ile onların birlikte hareket ettiği partileri seçimden sonra eski sisteme döneceklerini anlatıp duruyorlar. Biri çıkıp da sormuyor ki, “yahu bu millet yeni sistemi kurmak için referandumla anayasayı değiştirmiş, millet statükodan yana değil, değişim ve dönüşümden, güçlü Türkiye’den yanadır” diye…
Onlar zaten anlamazlar, bildiklerini doğru sanıp dayatırlar. Öyle görmüşler, öyle biliyorlar. Ama siz anlarsınız, biliyorsunuz. Çünkü sizler referandum ile yeni sistemin kapılarını açtınız. Bu yüzden hafızanızı tazelemeye çalışacağım.
1961 Anayasası ile Türkiye parlamenter hükümet sistemine geçti. Ancak temsilin son derece adaletli olduğu bu sistemle meclis içinde çok parçalı parti koşulları oluştu. “Aşırı” parçalı Meclis yapısının tetiklediği istikrarsızlıklar, siyasi krizler, azınlık ve koalisyon hükümetleri anayasal sisteme yönelik eleştirilerin özellikle 1970’li yıllarda yoğunlaşmasına neden oldu. Parlamentoya güçlü bir temsili nitelik kazandırdığı için daha demokratik olan nispi temsil sistemi, diğer açıdan parlamentoyu işleyemez hale sokacak siyasi krizlerin yolunu açmış ve demokrasinin 1980’de darbe almasının önemli gerekçelerinden biri olmuştur.
1982 Anayasası parlamenter sistemi devam ettirdi, ancak temsilde adaletin yol açtığı yönetimde istikrarsızlık sorununu çözmek adına kuvvetler arasındaki ilişkilerde değişikliğe gitti ve Cumhurbaşkanlığı makamını güçlendirdi. Klasik parlamentarizme pek uygun düşmeyen bu düzenleme ile Cumhurbaşkanı, sembolik bir devlet figürü olmanın çok ötesine geçti ve yasama, yürütme ve yargıya ilişkin çeşitli yetkilerle donatıldı. Hükümet başkanlığı yetkilerine de sahip oldu.
Böylece yasama organının diğer kuvvetler karşısında herhangi bir üstünlüğünün kalmadığı net olarak ortaya konmuş, millet iradesini temsilde TBMM’nin hiçbir ayrıcalığı kalmamıştır. Hatta denilebilir ki, bu anayasa ile parlamento genel niteliği itibariyle ikincil konuma düşmüştür.
1982 Anayasası’nda formüle edilen parlamenter sistem, 1961 Anayasası’nda başlayan, 1971-1973 değişikliklerinde belirginleşen bir anlayışı ilerletmiş, yasamanın üstünlüğü aleyhine, yürütmeyi güçlendirmiştir. Zaten 2007’de yapılan Anayasa değişikliği ile Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesinin benimsenmesi ile yeni sistemin yolu açılmıştır.
Bugünkü sistem, lider sultasını ve Genel Merkez hegemonyasını beraberinde getiriyor. Aksaklıkların temeli de buradan kaynaklanıyor ve adeta Duverger’nin dediği gibi ‘Başvekiller seçimle gelmiş krallara dönüşüyor.’ Bu koşullar içerisinde oluşan meclislerin, yasama erkini yerine getirmekte zorlandıkları hatta yapamadıkları, denetleme görevlerini de yerine getiremedikleri malesef bir gerçektir. Bu sistemde milletvekilleri adeta milletin değil genel başkanların vekili olarak görülmektedir. Bu hal, kuvvetler ayrılığı ilkesini zafiyete uğratmakta, yürütme erki, yasama erkini egemenliği altına almaktadır. Bu durumu, yer yer ve zaman zaman yargı erkinde de görmek mümkündür.”
Anlayacağınız, mevcut parlamenter hükümet sistemi Türkiye’nin önünü hep tıkamış, siyasi krizler ve istikrarsızlıklara neden olmuştur.
Anayasa değişikliği ile vesayet odaklarını ortadan kalktı. Şimdi 24 Haziran seçimi ile bürokratik oligarşiyi ve vesayet ortadan kalkacak. Genel Müdür ve üzerindeki bütün bürokratlar Cumhurbaşkanı tarafından atanacak ve görevden alınacak. Bu kapsamda, kaymakam, vali, büyükelçi ve kurum başkanı seviyesindeki bürokratlar Cumhurbaşkanı ile göreve gelecek, cumhurbaşkanı ile gidecek. Büyük Türkiye için değişimi anlamayanlara anlatalım.
Selam ve dua ile…