Tarih boyunca iktidarlar, sermaye grupları, suç örgütleri ve çıkar çevreleri önce silahı değil, sözü ele geçirmek istemiştir.

Çünkü bilirler ki bir toplumu susturmanın en kolay yolu gazeteciyi susturmaktır.

Gazeteciyi susturmanın en etkili yolu ise tehdit değildir.

Paradır.

Amerikan tarihinde Watergate skandalı, gazeteciliğin demokrasiyi nasıl ayakta tuttuğunu gösteren en önemli örneklerden biridir. İki muhabir, devletin en güçlü makamına kadar uzanan yasa dışı faaliyetleri ortaya çıkardı ve sonunda bir ABD Başkanı istifa etmek zorunda kaldı.

Ama aynı dünya, bunun tam tersini de yaşadı.

Literatüre “Brown Envelope Journalism” yani “kahverengi zarf gazeteciliği” diye giren utanç verici bir kavram oluştu. Gazetecilere verilen para dolu zarflar karşılığında haberlerin değiştirildiği, eleştirilerin susturulduğu, manşetlerin satın alındığı ortaya çıktı.

Birleşmiş Milletler, UNESCO, Uluslararası Gazeteciler Federasyonu ve dünyanın saygın basın kuruluşları yıllardır aynı uyarıyı yapıyor:

Gazeteci, haber yaptığı kişiyle mali ilişki kuramaz.

Çünkü o andan itibaren kamu adına konuşmaz.

Parasını aldığı kişi adına konuşur.

Türkiye’de de son yıllarda yürütülen bazı soruşturmalar ve kamuoyuna yansıyan belge ile iddialar, yalnızca belirli isimleri değil, çok daha büyük bir problemi tartışmamızı gerektiriyor.

Bir tarafta toplumun vicdanını derinden etkileyen dosyalar…

Diğer tarafta o dosyalar hakkında yayın yapan bazı gazeteciler…

Ve aynı dönemlere denk geldiği ileri sürülen para transferleri…

Bu iddiaların hukuki niteliğini ve sorumluluklarını belirleyecek olan elbette bağımsız yargıdır. Ancak gazetecilik açısından sorulması gereken etik soru bundan bağımsızdır:

Bir gazeteci, haber yaptığı kişi ya da kurumdan herhangi bir maddi menfaat sağlayabilir mi?

Bu sorunun cevabı nettir.

Hayır.

6 Şubat depremlerinin ardından Türkiye tarihinin en büyük yardım seferberliği yaşandı.

Milyarlarca liralık bağış toplandı.

Doğal olarak milyonlarca insan şu soruyu sordu:

“Bu paralar nasıl kullanılıyor?”

Bu soru kimseyi rahatsız etmemeliydi.

Çünkü yardım topluyorsanız hesap da vermelisiniz.

Şeffaflık güvenin temelidir.

O günlerde bazı gazeteciler bu soruları yüksek sesle dile getirirken, bazıları ise tam tersine, kamuoyunu rahatlatan yayınlar yaptı.

Bugün çeşitli soruşturma dosyalarına giren para hareketleriyle bu yayınların zamanlaması arasında ilişki bulunduğu yönündeki iddialar kamuoyunda tartışılıyor.

Eğer bir gazetecinin yayın çizgisi aldığı para nedeniyle değişmişse, bu yalnızca etik bir sorun değildir.

Bu, toplumun haber alma hakkına karşı işlenmiş ağır bir ihlaldir.

Benzer tartışmalar Gülistan Doku dosyasında da yaşandı.

Yıllardır Türkiye’nin vicdanında kapanmayan bu dosyada kamu görevlilerinin ihmali, delillerin değerlendirilmesi ve soruşturmanın seyri hakkında çok sayıda tartışma yürütüldü.

Son dönemde açığa çıkan yeni soruşturma süreçleri de bu dosyanın yeniden gündeme gelmesine neden oldu.

İşte tam da böyle dönemlerde gazetecinin görevi taraf olmak değildir.

Gazetecinin görevi soru sormaktır.

Çünkü gazeteci savcı değildir.

Avukat da değildir.

Hakim de değildir.

Gazeteci yalnızca gerçeğin peşindedir.

Eğer gerçeğin peşindeki kişi, para aldığı kişinin peşine düşüyorsa artık gazetecilik bitmiştir.

Bugün Türkiye’de en büyük sorun “yalan haber” değildir.

Asıl tehlike, doğru gibi görünen satın alınmış haberlerdir.

Çünkü propaganda artık kaba yöntemlerle yapılmıyor.

Artık propaganda; köşe yazısı görünümünde…

Televizyon yorumu görünümünde…

YouTube analizi görünümünde…

Bağımsız gazetecilik maskesi altında yapılıyor.

Toplum da doğal olarak bunları gerçek sanıyor.

İşte en büyük aldatma budur.

Gazetecilikte hata yapılabilir.

Yanlış bilgi verilebilir.

Eksik değerlendirme yapılabilir.

Bunların hepsi düzeltilebilir.

Ama para karşılığında bilinçli biçimde kamuoyunu yönlendirmek, gazetecilik hatası değildir.

Bu, mesleğin ruhuna ihanettir.

Çünkü gazetecinin maaşını patronu öder.

Vicdanını ise okuyucusu.

Vicdan satıldığı gün maaşın da bir anlamı kalmaz.

Bu nedenle artık Türkiye’de basın meslek örgütlerinin çok daha cesur davranması gerekiyor.

Eğer bir gazetecinin haber yaptığı kişi ya da kurumdan maddi menfaat sağladığı, bunun da yayınlarına etki ettiği hukuken ortaya konulursa, bunun yalnızca ceza hukuku bakımından değil, meslek hukuku bakımından da sonuçları olmalıdır.

Avukat rüşvet alırsa baro disiplin soruşturması açıyor.

Doktor etik ihlal yaparsa tabip odası devreye giriyor.

Hakim tarafsızlığını kaybederse HSK inceleme yapıyor.

Peki gazeteci?

Toplumun doğru bilgi alma hakkını paraya değişen bir gazeteci hakkında meslek neden sessiz kalsın?

Basın özgürlüğü kutsaldır.

Ama basın özgürlüğü, para karşılığında algı yönetme özgürlüğü değildir.

Gazetecilik bir ticaret değildir.

Bir emanet mesleğidir.

O emanet, milletin gerçeği öğrenme hakkıdır.

Ve unutulmamalıdır ki…

Bir gazeteci sustuğunda bir haber ölür.

Ama bir gazeteci satıldığında, bir millet gerçeği kaybeder.