Bugünkü yazımda dikkatimi çeken birkaç farklı konuya değineceğim.
İlk olarak magazin ve sanat camiasını ilgilendiren güzel bir gelişmeyle başlamak istiyorum.

Yıllardır faaliyet gösteren MGD, yani Magazin Gazetecileri Derneği, son dönemlerde ne yazık ki adından çok fazla söz ettiremez hale gelmişti. Birçok kurumda olduğu gibi yaşanan kırgınlıklar ve küskünlükler derneğin de sessizliğe bürünmesine neden olmuştu.
Ancak geçtiğimiz günlerde yapılan seçimle birlikte yeni bir dönem başladı. Başkanlık görevine yılların magazin gazetecisi sevgili dostum Bülent Makar seçildi.
Öncelikle kuruluşundan bugüne kadar bu köklü derneğe emek veren tüm başkanlara, yöneticilere ve gazetecilere teşekkür etmeyi bir borç biliyorum. Bugünlere kolay gelinmedi. Bu çatı altında çok emek verildi.
Bülent Makar ise meslek hayatı boyunca çalışkanlığı, dürüstlüğü ve üretkenliğiyle öne çıkan bir isimdir. Gençlik yıllarımızda sahada koşturan başarılı bir magazin muhabiriydi. Daha sonra yapımcılık alanında önemli işlere imza attı. Reyting rekorları kıran birçok projede emeği oldu.
Kendisinin yeni görevinde de başarılı olacağına yürekten inanıyorum. Çünkü camianın sevdiği, saygı duyduğu ve birleştirici özelliğe sahip bir karakterdir.
Bu vesileyle kuruluşundan bugüne kadar MGD çatısı altında görev yapan tüm başkanları, yöneticileri ve emek veren gazetecileri saygı ve minnetle anıyorum. Yeni dönemin başta Bülent Makar olmak üzere tüm magazin camiasına hayırlı olmasını diliyorum.
MAGAZİN GAZETECİLİĞİ NEREYE GİDİYOR?
Şimdi gelelim yazımın en eleştirel bölümüne...
Uzun yıllarını televizyon ve magazin dünyasına vermiş biri olarak üzülerek söylüyorum ki magazin gazeteciliği eski heyecanını kaybetmiştir. Kusura bakmayın arkadaşlar, sizleri biraz eleştireceğim.
Geçtiğimiz hafta sonu evdeydim ve tüm magazin programlarını ara ara takip ettim. Ne göreyim, facia... Her şey aynı.
Bugün hangi magazin programını açarsanız açın aynı görüntüler, aynı içerikler, aynı haberler dönüp dolaşıyor.
Sanki biri çekmiş ve herkese dağıtmış gibi.
Özel haber yok.
Özel röportaj yok.
Rekabet yok.
Heyecan yok.
Pasif işler oldukça fazla. Hatır-menfaat işleri ise artık sırıtıyor.
Eskiden böyle miydi?
Tabii ki asla mümkün değildi.
Özel iş yapmayan ekip gider, yerine yenisi gelirdi.
Her muhabirin peşinde koştuğu özel haberleri vardı. Ünlülere ulaşmak için mücadele edilirdi. Ekrana özel görüntü getirmek prestij meselesiydi. Hele hele gazete magazin sayfaları özel işlerle doluydu.
Bugün ise birçok yerde "yayın saati dolsun" mantığıyla hazırlanan içerikler görüyorum.
Buradan başta yapımcı arkadaşlarımı uyarmak istiyorum. Böyle devam ederseniz yakında bu işler tamamen sıradanlaşır.
Muhabirlerinizi şu havuz sisteminden çıkarın. Emek vermeden gazetecilik mi olur? Biri bir görüntü çekiyor, muhabirlerin olduğu WhatsApp grubuna atıyor, oradan herkes alıp kullanıyor.
Bence olmaz.
Ben buna her zaman karşı çıktım.
Hele muhabirlerin bir kısmı bırakın özel haber yapmayı, ünlülerin karşısında soru bile soramıyor.
Bu durum mesleğe zarar veriyor.
Rekabet olmazsa olmazdır.
Bu yüzdendir ki ne programlar ne de muhabirler artık eski heyecanı yaratabiliyor.
Bu arada yıllar öncesine bir gidelim...
Kanal D'de "Canlı Canlı" adlı magazin programını yaptığımız dönemlerde, hafta sonları ise "Magazin D" programını hazırlıyorduk. Gerçekten en rekabetli dönemlerden biriydi. Her şey üst seviyedeydi. Aynı saatlerde yayınlanan programlarla kıyasıya yarışırdık.
Hatta bir örnek vereyim...
Bir muhabir bir yere gidiyorsa diğerleri de haber atlamamak için peşinden giderdi. O günler tamamen kalite ve rekabet üzerine kuruluydu. Rekabet başarıyı getirirdi.
Zaman zaman birbirimize haber atlatmak için küçük oyunlar bile oynardık. Yanlış istihbaratlar verir, rakipleri olay yerinden uzaklaştırmaya çalışırdık. Çünkü çektiğimiz iş bize özel olurdu.
Başımızdan geçen ilginç olaylardan biri de şuydu...
Bir gün Bülent Ersoy'un estetik merkezinden çarşafla çıkış görüntülerini üç ayrı kamerayla özel olarak çekmiştik. Yayında kullanmak üzere büyük emek vermiştik.
Ancak yayın saatlerimiz aynı saate denk gelen Show TV'deki "Pazar Keyfi" programında bir baktım ki görüntüler yayınlanıyor.
Şok olmuştum.
Hemen programın başındaki dostum Evren Ersoy'u aradım ve bu görüntülerin nasıl ellerine geçtiğini sordum.
İnanır mısınız, o gün olduğu gibi bugün de yaklaşık yirmi yıl geçti ama hâlâ söylemedi.
Çok zorladım.
Asla öğrenemedim.
Ben de onun yerinde olsam söylemezdim.
Elbette yapılan doğru değildi ama bugün dönüp baktığımda güzel bir meslek anısı olarak hafızamda kaldı.
Çünkü o dönemlerde rekabet vardı.
İnsanlar haber için mücadele ediyordu.
Bugün ise başka bir tehlike daha ortaya çıktı.
Eline telefonu alan herkes kendini magazinci ilan ediyor.
Üstelik birçok kişi herhangi bir kuruma bağlı olmadan, gazetecilik etiğinden uzak şekilde hareket ediyor.
Daha da ilginci, bazı magazin muhabirleri çalıştıkları kurumların haberlerini yayınlanmadan önce kendi sosyal medya hesaplarında paylaşıyor.
Bu doğru değil.
Kurumun emeğine saygı göstermek gerekir.
Gazetecilik kişisel takipçi yarışına dönüşürse meslek zarar görür.
Bir diğer sorun da sosyal medyada ortaya çıkan sözde magazin sayfaları...
Kim oldukları belli değil.
Gazetecilik geçmişleri yok.
Mesleki sorumlulukları yok.
Ama insanların hayatları hakkında ağır ithamlarda bulunabiliyorlar.
Bu durum hem magazin gazeteciliğine hem de sektörün saygınlığına zarar veriyor.
Bugün magazin gazeteciliğinin en büyük sorunu haber üretmek değil, habere emek vermemektir.
Hazır görüntüyle, sosyal medyadan alınan birkaç fotoğrafla, telefonla çekilen birkaç kareyle gazetecilik olmaz.
Magazin gazeteciliği saha ister.
Emek ister.
Cesaret ister.
Gece gündüz koşturmayı ister.
Bu mesleğin ekmeğini yıllarca yemiş biri olarak söylüyorum; magazin gazeteciliği yeniden ayağa kalkacaksa bunun yolu klavye başından değil, sahadan geçer.
Umarım yeni MGD yönetimi de bu konuların üzerine eğilir.
Çünkü magazin gazeteciliğinin yeniden saygınlığını kazanabilmesi için bazı kuralların ve etik değerlerin yeniden hatırlatılması gerektiğine inanıyorum.
Mesleğimizi korumak istiyorsak önce mesleğin ruhunu korumalıyız.
ESRA EROL'UN EKİBİNE BİR ALKIŞ DA BENDEN GELSİN
Televizyon ekranlarında izlediğiniz programların, dizilerin ve yapımların başarısının arkasında kimler olduğunu hiç düşündünüz mü?
Hepimiz ekranda gördüğümüz isimleri alkışlarız. Sunucular, oyuncular ve ekran yüzleri çoğu zaman övgülerin merkezindedir. Oysa asıl kahramanların önemli bir bölümü kameranın arkasındadır. Yönetmenler, yapımcılar, editörler, kameramanlar, reji ekipleri ve sayısız emekçi...
ATV ekranlarında yıllardır başarısını koruyan Esra Erol'un programından söz etmek istiyorum.
Zaman zaman bazı içeriklerini eleştirdiğim olmuştur. Ancak başarılı olanı da teslim etmek gerekir.
Bugün gündüz kuşağına baktığınızda Esra Erol'un programının açık ara önde olduğunu görüyorsunuz. Ortalama 24 share oranlarıyla sezonu zirvede tamamlayan programlardan biri oldu.
Peki bu başarının arkasında ne var?
Sadece Esra Erol mu?

Elbette hayır.
Canlı yayın televizyonculuğun en zor alanlarından biridir. Yapılacak en küçük hata milyonlarca insanın gözü önünde gerçekleşir. Kavgalar, bayılmalar, gözyaşları, beklenmedik gelişmeler...
İşte tam burada yönetmenin önemi ortaya çıkar.
Programın rejisinde yılların deneyimli yönetmeni Kadir Barış Derin bulunuyor.
Canlı yayın yönetmenliği gerçekten ateşten gömlektir. Herkesin taşıyabileceği bir sorumluluk değildir. Hele ki yıllardır zirvede olan bir programı başarıyla yönetmek ciddi tecrübe ister.
Kadir Barış Derin'in soğukkanlılığı, refleksleri ve ekran hakimiyeti takdiri hak ediyor. Çoğu zaman yaşanan krizleri ekran başındaki izleyici fark etmiyor bile.
Çünkü iyi yönetmen görünmezdir.
Ve yönetmen Kadir Barış Derin'e ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü televizyonculukta bazı isimler vardır; yaptıkları işi anlatmazlar, yaptıkları iş onları anlatır. Kadir Barış Derin de tam olarak bu isimlerden biridir.
Yılların verdiği tecrübeyi, sakinliğini ve ekran refleksini canlı yayına ustalıkla yansıtan bir yönetmen. Özellikle böylesine zor ve yüksek tempolu bir programda kontrolü kaybetmeden, krizleri büyütmeden ve yayının akışını bozmadan işi yönetebilmek ciddi bir profesyonelliktir.
Biz televizyoncular biliriz ki alkışı genellikle ekran önündekiler alır. Ancak bazen kamera arkasındaki isimleri de konuşmak gerekir.
Bu vesileyle başta Kadir Barış Derin olmak üzere tüm reji ekibini, editörlerini, kameramanlarını ve program çalışanlarını tebrik ediyorum.
Başarı asla tek kişinin işi değildir.
Başarı ekip işidir.