İbn Haldun, Mukaddime’de insanın doğuştan getirdiği öğrenme yetilerinin eğitimle geliştirilmesi üzerinde dururken, insanın nasıl yetiştiğiyle toplumun nasıl oluştuğunu birlikte düşünmemize imkân verir.
İnsan, içine doğduğu dünyayı başkalarının kelimeleriyle tanımaya başlar; neye inanacağını, neden korkacağını, kendisine ve çevresine nasıl bakacağını öğrenirken, henüz kendi hükmünü veremediği bir yaşta hayatı yorumlamanın ilk ölçülerini de edinir. Başkalarından öğrendikleriyle büyüyen insanın, zamanla bu öğrendiklerini kendi aklının süzgecinden geçirerek bir kanaate varabilmesi, eğitimin üzerinde düşünülmesi gereken en temel meselesidir.
Önsözünü yazdığım, değerli eğitimci ve yazar Meryem Güneş Berberoğlu’nun “Papağan mı Kaplumbağa mı?” adlı kitabının adı, öğrenmenin niteliğiyle birlikte insanın hangi değerlerden beslenerek kendisi olabileceğini de düşündürüyor. Papağanın başkasından duyduğu sesi tekrarlayışının karşısında, kaplumbağanın kendi varlığına ait kabuğuyla yol alışı, bana tarihini ve kültürünü özümseyerek ilerleyen insanı hatırlatıyor. Burada özgünlük, geçmişle kurulan bilinçli ilişkiden doğuyor; insan, millî ve tarihî değerlerinin hangi tecrübeler içinde oluştuğunu kavradıkça, çağının meseleleri karşısında kendi düşüncesini geliştirebileceği bir dayanak kazanıyor.
Böyle bir eğitim anlayışı, başka toplumların birikiminden yararlanırken neyi, neden aldığını bilen; öğrendiklerini kendi ülkesinin ihtiyaçlarıyla birlikte değerlendirebilen nesiller yetiştirmeyi gerektirir. Çünkü taklit, hazır bir cevabı tekrarlamanın kolaylığını sunarken özgün düşünce, hem dünyayı tanımanın hem kendi toplumunu anlamanın emeğini ister. Geçmişten devralınan değerlerin gelecekte nasıl yaşayacağına ilişkin sorumluluk da burada başlar: Çocuk, tarihini ezberlenmiş cümlelerle anmanın ötesine geçerek o birikimden düşünce, eser ve çözüm üretebildiğinde, ait olduğu kültürün gelişmesine kendi emeğiyle katılır.
Çocuklarımıza bu imkânı sunabilmek, onların soruları karşısındaki tutumumuzu da düşünmeyi gerektiriyor. Beklediğimiz cevapları aldığımızda gösterdiğimiz memnuniyet kadar, hiç beklemediğimiz bir soruyla karşılaştığımızdaki tavrımız da eğitimin bir parçası oluyor. Kendi düşüncesini geliştiren çocuğun, zaman zaman bizim kanaatlerimizi de tartışmaya açacağını kabul etmek ise yetişkinliğin en güç sınavlarından birini oluşturuyor.
ANLAŞILMAK VE KENDİSİ OLMAK
Berberoğlu’nun kitabında üzerinde özellikle durulması gereken yaklaşımlardan biri, anlaşılma ihtiyacına verdiği yerdir. Yazar, Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisini değerlendirirken anlaşılmayı kendini gerçekleştirmenin ön koşulu olarak ele almayı öneriyor; böylece çocuğa sunduğumuz imkânlarla onun gerçekten ihtiyaç duyduğu şeyler arasındaki ilişkiyi yeniden düşünmemizi sağlıyor.
Çocuğumuzun odasını düzenleyebilir, okulunu seçebilir, derslerini planlayabilir, geleceği için bütün imkânlarımızı seferber edebiliriz; fakat hangi uğraşın içinde kendisini rahatça ifade ettiğini, neden bazı konularda konuşmaktan kaçındığını, başarmayı neden bu kadar önemsediğini öğrenmemişsek, onun için kurduğumuz hayatla onun yaşamak istediği hayat arasındaki uzaklığı fark edemeyebiliriz.
Kitapta, resim yarışmasında derece alan bir çocuğun evde matematik notunun sorulmasıyla karşılanması bu bakımdan dikkat çekicidir. Aile, eksik gördüğü alanı hatırlatırken çocuğun kendi emeğine verdiği anlamı gözden kaçırır. Çocuk, gurur duyduğu başarısını paylaşmaya gelmişken, kendisinde değerli bulduğu bir yönün ailesi tarafından önemsenmediğini hisseder.
Böyle bir karşılaşmada çocuğun yeteneği kadar, kendisi hakkında oluşturduğu kanaat de etkilenir. İnsan, çocukluk yıllarında başkalarının kendisine yönelttiği bakışlardan yararlanarak kim olduğunu anlamaya çalışır; bu nedenle onu tanımadan hakkında verdiğimiz hükümler, zamanla kendisini tanımlarken kullandığı kelimelere dönüşebilir.