"Tek Dünya İmparatorluğu" artık uzak bir komplo teorisi değil, adım adım uygulanan, küresel stratejinin ta kendisidir. Bu stratejinin Orta Doğu'daki anahtarı ise "Kaos Planı"dır. Hedef ülkelerde yapay krizler, iç çatışmalar ve etnik ve dinsel ayrışmalarla tam bir karmaşa yaratarak kurtarıcı maskesiyle müdahale etmek, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de ve Mısır’da sahnelenen tiyatronun ta kendisidir.

Peki bu küresel aklın nihai hedefi ne? Tek dünya devleti, ordusunu ve yargı sistemini kurmak, dijital bankacılık ve para birimini tek merkezden yönetmek ve en önemlisi, sorgulayan bireyler yerine şartlandırılmış, özellikle dijital mecralar yoluyla kodlanmış kitlelerden oluşan homojen bir toplum yaratmaktır. Ancak bu savaşın arkasında finansal emellerin ötesinde asırlık teolojik bir ajanda yatmaktadır, "Vadedilmiş Topraklar" (Arz-ı Mev'ud). Büyük Orta Doğu Projesi (BOP), özünde bu teolojik haritanın siyasi ve askeri olarak çizilme çabasıdır. Otomobil endüstrisinin öncüsü Henry Ford’un yıllar önce belirttiği gibi, “Tüm dünya ülkelerinde belirli faaliyetlerde bulunabilecek yapılar ve localar aracılığıyla kendi istihbarat ağımızı etkin hale getireceğiz. Tüm bu merkezler, diğerlerinin kesinlikle haberdar olamayacağı tek bir gizli irade tarafından yönetilecektir.”

Buradan da anlaşılacağı üzere Yeni Dünya Düzeni’nde asıl savaş, sahadaki ordulardan ziyade istihbarat ve algı yönetimi üzerinden yürütülmektedir.

Batı merkezli küresel akıl için Orta Doğu ve İslam, altedilmesi gereken en temel "kültürel ve jeopolitik engel" olarak görülmektedir. Tarihteki büyük çatışmaların merkezinde yer alan dinsel faktör, günümüzde teknolojinin ve istihbarat savaşlarının yakıtı haline getirilmiştir.

Tevrat’ın Yaratılış 15:18-21 bölümündeki "Mısır Irmağı’ndan büyük Fırat Irmağı’na kadar uzanan bu toprakları senin soyuna vereceğim" ifadeleri bugün bölgede yaşananların arka planını özetler. ABD ve İngiltere’deki Evanjelik/Hristiyan Siyonist yapılar, bu senaryonun gerçekleşmesini dini bir kehanetin tamamlanması olarak görür.

En kritik nokta ise, bu coğrafyanın önemli bir bölümünün Türkiye Cumhuriyeti’nin egemenliği altındaki Güneydoğu Anadolu topraklarını kapsamasıdır. Güneydoğu üzerindeki terör kışkırtmalarının ve sınır ötesi müdahalelerin arkasındaki asıl akıl burada saklıdır.

İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir” sözü, dünya üzerinde belki de en çok bu topraklar için geçerlidir. Doğu ile Batı’nın, Kuzey ile Güney’in, enerji hatları ile ticaret güzergâhlarının kesişim noktasında yer alan Türkiye, tarihi boyunca hem büyük fırsatların hem de devasa tehditlerin odağında olmuştur. Orta Doğu’daki kronik istikrarsızlıklar, Balkanlar’daki hassas dengeler, Karadeniz’deki güç mücadeleleri ve Doğu Akdeniz’deki enerji savaşları göz önüne alındığında, bu coğrafyada ayakta kalmanın tek bir yolu vardır, her konuda kendine güven, bunun yoluda iç ve dış güçleri ve oyunlarını çok iyi bilmekle olur, peki bunun olabilmesi için ne gerekli? Evet vatanperver bir istihbarat ve bilgi akışına ihtiyaç vardır. Hani bir çivi ile başlayıp komutana kadar uzanan söyleyiş var aynı onun gibi. Bir bilgi bütün stratejiyi belirleyip değiştirebilir ve savaşı kazanmayı sağlayabilir.

Bugün küresel sistemin "Kaos Planları" ve vesayet savaşlarıyla şekillendiği bir çağda, Türkiye’nin pasif bir seyirci olma lüksü yoktur. Coğrafyamızın sunduğu zorunluluklar, ülkemizi sadece sınırlarını koruyan bir devlet olmanın ötesine geçmeye, etki alanını genişleten ve oyun kuran bir başaktör olmaya zorlamaktadır.

Türkiye, son yıllarda izlediği dış politika ve güvenlik stratejisiyle geleneksel savunma anlayışını kökten değiştirmiştir. Tehditleri kendi sınırlarında karşılamak yerine kaynağında yok etme stratejisi (önde karşılama, o gelmeden sen git), bu coğrafi hakimiyet anlayışının en somut göstergesidir.

Irak ve Suriye’nin kuzeyinde düzenlenen operasyonlar, terör koridoru planlarını boşa çıkarmış ve sınır güvenliğini derinlemesine sağlamıştır.

Türkiye, denizlerindeki hak ve menfaatlerini koruma noktasında Mavi Vatan söylemini hayata geçirmiş ve kararlılıkla uygulamaktadır. Sondaj ve arama gemileriyle atılan adımlar, Libya ile yapılan deniz yetki alanları anlaşması ve kararlı duruş, deniz coğrafyasına hakimiyetin en kritik adımlarıdır.

Bir ülkenin iç ve dış güçleri bilmesi, coğrafyasına hakim olabilmesi, ordusunun teknolojik üstünlüğü, savunma kabiliyeti ve silah gücüyle birlikte olaylara hızlı ve akılcı net müdahale yetkinliği ile doğrudan orantılıdır. Türkiye, geçmişte yaşadığı örtülü ve açık ambargolardan ders çıkararak savunma sanayiinde tarihi bir zihniyet devrimi gerçekleştirmiştir. Yerlilik oranının %20’lerden %80’lerin üzerine çıkarılması, sadece bir sanayi başarısı değil, bir millî güvenlik zaferidir.

Elde edilen başarılar gurur verici olmakla birlikte, küresel tehditlerin ivme kazandığı yeni yüzyılda Türkiye’nin alması gereken tedbirler ve yapması gereken hayati hamleler bulunmaktadır.

Geleceğin savaşları artık sadece sahada değil, dijital boyutta gerçekleşmektedir. Kritik altyapıların korunması, milli yapay zeka algoritmalarının geliştirilmesi ve uzay teknolojilerine, uydu sistemlerine yapılan yatırımların artırılması şarttır.

Jeopolitik gücün en büyük yakıtı bağımsız enerjidir. Karadeniz doğalgazı ve Akkuyu Nükleer Güç Santrali adımları, yenilenebilir enerji hamleleriyle pekiştirilmeli, Güneydoğu ve Doğu Anadolu’daki yer altı kaynakları tam kapasiteyle ekonomiye kazandırılmalıdır. Senin sahip çıkmadığın veya çıkamadığın anlaşıldığında, birileri başımıza terör belasını örer ve çok uzun yıllar uğraşmak zorunda kalırız.

Küresel güçlerin bölge üzerindeki en büyük silahı, toplumları etnik, mezhepsel veya siyasi fay hatları üzerinden bölmektir (Kaos Planı – parçala böl yönet). Türkiye’nin en büyük kalkanı, milli birlik ve beraberliğini her koşulda koruyan güçlü bir iç cephedir.

Sınır güvenliğinin askeri ve silahlı teknolojilerle sıfır tolerans ilkesiyle korunması, coğrafi yapımızın ve sosyal dokumuzun geleceği için hayati önem taşımaktadır.

Coğrafya bir kaderdir, ancak bu kaderi boyun eğip kabullenişle değil, aktif bir iradeyle yönlendirmek bizim elimizdedir. Türkiye, köklü devlet aklı, yetişmiş insan kaynağı, yerli ve milli savunma sanayii ve kararlı dış politikasıyla küresel satranç tahtasında elden ele kullanılacak bir yan oyuncu değil, oyun kurucu bir şah olduğunu kanıtlamıştır.

Bölgemizi kuşatmaya çalışan küresel tezgahları boşa çıkarmanın yolu, teknolojik bağımsızlığımızı daha da ileriye taşımak, "Mavi Vatan"dan "Gök Vatan"a kadar tüm sınırlarımızda tavizsiz bir caydırıcılık sergilemek ve coğrafyamızın bize yüklediği tarihi sorumluluğa sahip çıkmaktan geçmektedir. Türk milleti, coğrafyasının zorluklarına teslim olmak için değil, o coğrafyaya adalet ve güçle hakim olmak için bu topraklardadır.