Yeni Dünya Düzeni, sıklıkla ifade edildiği üzere geleneksel savaş meydanlarında değil, istihbarat savaşlarının gizli ve derin koridorlarında şekillendirilmektedir. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, Yahudi yönetmen Aaron Russo’nun, İlluminati hanedanlığının tepesinde oturan Rockefeller ailesinin önde gelen isimlerinden Nicholas Rockefeller ile olan görüşmesidir. Russo, bu görüşmeyi şu çarpıcı sözlerle aktarmıştır:

"Rockefeller ile ortak tanıdığımız bir avukat aracılığıyla karşılaştım. Avukatım beni aradı ve Rockefeller’in benimle görüşmeyi arzu ettiğini söyledi. Bir video yapmıştım, videoyu izlemiş ve benimle görüşmek istemişti. Onunla görüştüm ve kendisini çok zeki birisi buldum. Bu, 11 Eylül saldırısından 11 ay kadar önceydi.

Büyük bir olay olacağını söylüyor ama buna neyin sebep olacağını tam olarak açıklamıyordu. Bu olaylardan sonra, Hazar Denizi’nin ortasına boru hatları inşa etmek için Afganistan’ı ve Irak’ı istila edeceğimizi, petrolün kontrolünü ele geçirmek, Orta Doğu’ya kalıcı bir askerî üs yerleştirmek ve tüm bunları ‘Yeni Dünya Düzeni’ne entegre etmek için hareket edeceğimizi söylüyordu."

Gerçekleri ve bu derin planı kamuoyuna anlatmak için kamera karşısına geçen Aaron Russo’nun sesi basın yoluyla bastırıldı ve çok kısıtlı bir kesime ulaştırıldı. Sonrasında, tıbbi raporlarda herhangi ciddi bir bulgu olmamasına rağmen, Cedars-Sinai Tıp Merkezi’nde mesane kanseri teşhisiyle şüpheli bir şekilde hayatını kaybetti.

11 Eylül yaşanılanları ve yönetmenin aktardıkları, birbirini tamamlayan iki senaryo örneğidir. Ve bildiğiniz gibi 11 Eylül sonrasında ilan edilen "terörizmle mücadele" konsepti, yeni yüzyılın savaş şeklini ve haritasını çizen ana göstergeyi oluşturmuştur.

Yeni yüzyıl, tüm eksenleriyle birlikte tamamen Orta Doğu merkezli tasarlanmaktaydı. Orta Doğu küresel satranç tahtası hâline gelmişti. Tarihin ilk dönemlerinden bu yana dünya siyasetine yön veren bu coğrafya, ticaret yollarının kesiştiği, uygarlıkların harmanlandığı, ilahi dinlerin doğduğu ve küresel enerji kaynaklarının kalbinin attığı devasa bir alandır.

Orta Doğu, aynı zamanda benzersiz bir uluslar mozaiğidir. Bu mozaikte Arap dünyası merkezi bir rol oynarken, Suriye coğrafi açıdan ayrıcalıklı bir konuma sahiptir. MÖ 633 yılında Arapların egemenliğine giren Suriye, İslam tarihindeki yerinin yanı sıra Yeni Dünya Düzeni yapılanmasında da Arap ulusal hareketlerinin odak noktası olmuştur. Dolayısıyla Suriye’yi doğru okumak, tüm Arap coğrafyasını anlamak adına hayati bir zorunluluktur.

Fiziksel ve stratejik olarak Orta Doğu, Doğu ile Batı’yı, Akdeniz ile Hint Okyanusu’nu, Rusya ile sıcak denizleri birbirine bağlayan vazgeçilmez bir köprüdür. En kritik kara ve su yollarını barındırması, bölgeyi dünya hâkimiyeti kurmak isteyen küresel güçlerin ana hedefi yapmıştır. Özellikle 20. yüzyılın ilk yarısından itibaren petrolün keşfiyle birlikte bölgenin stratejik önemi katlanarak artmıştır.
Peki, tüm dünyayı bu coğrafyaya baktıran nedir? Ne barındırıyor bu coğrafya? Neleri saklıyor?

Dünya Altın Konseyi tarafından açıklanan son verilere göre, dünyada bugüne kadar gün yüzüne çıkmış altın rezervi yaklaşık 216 bin ton civarında olup maddi karşılığı 10 trilyon dolar üstü dolaylarındadır. Bugüne kadar çıkarılan altının yaklaşık üçte iki kısmı 1950 yılından sonra üretilmiştir. Ve yer altında çıkarılmayı bekleyen tahmini altın rezervi ise 64 bin ton civarında. Dünya altın rezervine sahip ülkelerin başında ABD var. Sonra sırasıyla Almanya, İtalya, Fransa, Çin (yeni alımlar ile sıralama değişebilir), Rusya, İsviçre, Hindistan, Japonya, Polonya. (Nasıl olduğunu gerçekten araştırmak lazım. Polonya nasıl böyle bir sıralamada kendine yer bulabiliyor, incelemeye değer.)

Burada Türkiye için resmî MB açıklamalarına göre net altın rezervi 634 ton civarındadır. Bir durumu da söylemeden geçmeyelim. Türkiye’nin bilinen rezervi bu şekilde olabilir ama ülkemizde herkesin mutlaka bir “yastık altı zulası” vardır ve ne kadar olduğuna dair hiç kimse hiçbir tahminde bulunamamaktadır.
Küresel petrol rezervlerinin 1 trilyon 333 milyar varil olduğu hesaba katıldığında bunun yüzde 55’i yalnız başına Orta Doğu topraklarında yer almaktadır. Sadece Irak’ın sahip olduğu 150 milyar varile yakın petrol rezervi, dünyadaki tüm altın rezervlerinin ekonomik büyüklüğünü geride bırakmaktadır. Bu tablo, Batı ekseni için Orta Doğu'yu "vazgeçilmez" kılmaktadır.

Yeni Dünya Düzeni’nin mimarisi sadece devletler ve istihbarat teşkilatları üzerinden yürümüyor, arkasında yüzyıllardır servetini ve küresel etki ağını büyüten uluslararası dev aileler (Rockefeller, Rothschild, Morgan, Du Pont vb.) yer alır.

Bu aileler, küresel merkez bankaları, askerî-endüstriyel faaliyetler, uluslararası enerji ve petrol şirketleri, teknoloji devleri ve daha birçok çok farlı alanda faaliyet yürüten şirketler ağı aracılığıyla ülkelerin borçlanma mekanizmalarını kontrol ederler. İstihbarat örgütleri de bu ailelerin ekonomik çıkarlarını koruyan birer paralı asker gibi çalışır.

Amaç, coğrafi sınırları aşarak para birimlerini, enerji akışını ve dijital finans sistemini tek bir merkezî otorite altında toplamak yani "tek dünya devleti" vizyonunu finanse etmektir. Orta Doğu'nun enerji vanalarını elinde tutmak, küresel para politikasını ve petrol-dolar sistemini doğrudan yönetmek anlamına gelir.
Tüm bu küresel hesaplaşmaların ve istihbarat savaşlarının odağında yer alan Türkiye, son yıllarda izlediği aktif ve bağımsız jeopolitik stratejiyle bölgenin kaderini belirleyen aktörlerin başına gelmiştir.
Türkiye, kendi sınırlarına yakın alanlarda oluşturulmak istenen yapay koridorları ve terör devletçiklerini sınır ötesi operasyonlarıyla (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Pençe-Kilit vb.) sekteye uğratmış, Batı merkezli dizayn planlarını sahadaki askerî varlığıyla bozmuştur.

Doğu Akdeniz’deki hak iddiaları, Libya ile yapılan anlaşmalar ve Karadeniz’deki doğal gaz keşifleriyle Türkiye sadece bir transit ülke değil, aynı zamanda bölgesel bir enerji üssü hâline gelmiştir. Çin’den başlayıp Avrupa içlerine kadar uzanan ticaret yolu denemesi başarıyla gerçekleşmiştir.
Türkiye, hem Batı ittifakı (NATO) içindeki konumunu korumakta hem de Rusya, Körfez ülkeleri ve Orta Doğu devletleriyle çok boyutlu, rasyonel ve bağımsız bir diplomasi yürütmektedir. Tahıl koridoru krizleri, esir takasları ve bölgesel barış girişimlerindeki arabulucu rolü, Türkiye'nin Yeni Dünya Düzeni'nde pasif bir oyuncu değil, kendi oyun planını kuran global bir başaktör olduğunu kanıtlamıştır.
Orta Doğu sadece bir savaş veya petrol sahası değil, insanlığın geleceğinin yazıldığı ana merkez konumundadır. Türkiye ise bu coğrafyadaki en stratejik denge unsuru olarak yayılmacı ve yok edici projelerin önündeki en büyük jeopolitik bariyer konumunu sürdürmektedir.