1921’de kurulan ve 1949’da iktidara tam anlamıyla gelen Çin Komünist Partisi (ÇKP) global ekonomi içerisinde önemli bir yer işgal ediyor. Küresel ticaretin, yatırımların ve refahın büyük kısmını oluşturan Çin Halk Cumhuriyeti (ÇHC), ÇKP’nin demir yumruğu altında yönetiliyor. Partinin global firmalar üzerinde kontrolü bulunurken küresel ihracatın en büyük aktörü ve yönlendiricisi ÇKP’nin elit yöneticileri. Partinin ülke ekonomisindeki sarsılmaz konumu yurtdışına yapılan yatırımlarla global ekonomiyi etkileyebilecek konuma erişmiş vaziyette. ABD merkezli kurumların yaptığı tahminlere göre Çin dünya genelinde 2,5 trilyon dolar yatırım yapmış ve 2 trilyon doların üzerine projeyi yürütüyor veya tamamlamış. 7 trilyon dolara yaklaşan dış ticaret hacmi ve 1 trilyon doları aşan dış ticaret fazlasıyla ülke 3,3 trilyon dolarlık döviz rezervine sahip. IMF’nin rakamlarına göre dünya genelindeki merkez bankalarında 12,5 trilyon dolar rezerv bulunuyor. Bu rakamın yaklaşık yüzde 25’i Çin’in elinde yer alıyor. Ek olarak 1 trilyon doları aşan dış ticaret fazlası her geçen yıl artmaya devam ediyor. Artan rezervler Çin para birimine olan ilgiyi ve talebi canlı tutuyor. Çin’in az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelere verdiği krediler ise süreci daha ilginç bir hale getiriyor. Ülkelerin aldıkları krediler genellikle ödemede zorluklarına neden oluyor. Kredilerin ödenememesi projelerin veya farklı varlıkların Çin’e devredilmesiyle sonuçlanıyor. Bu durum taraflar arasında bağımlılık ilişkisi meydana getiriyor.

ABD, Avrupa Birliği ve diğer batılı ülkelere kıyasla Çin ekonomik ve ticari yollar üzerinden aktörlerle ilişki kuruyor. Oluşturulan ilişkilerde demokrasi veya insan hakları gibi kavramlar önem arz etmiyor. Çin’in çıkarlarına uygun şekilde hareket edildiği veya karşılıklı kazan-kazan anlayışı olduğu sürece Pekin herhangi negatif bir ifadeden kaçınıyor. Az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler ihtiyaç duydukları finansal veya teknolojik kaynakları ise Batılılardan istedikleri gibi transfer edemiyorlar. Şartların olduğu kredi antlaşmaları Batılı ülkelerin politik dayatmalarıyla birlikte geliyor. Çin ise politik çıkarlardan ziyade iktisadi koşulları önceliyor. Özellikle Güney ülkeleri Çin ile iş birliği yapmaktan ve birlikte hareket etmekten çekinmiyorlar. ÇKP yaşanılan gelişmelere dünya genelinde 2 binden fazla siyasi partiyle ilişki kurarak katılıyor. Firmalar üzerinden de siyasi denetim mekanizması süreci destekliyor. Siyasi ve ekonomik yakınlaşma iktidarlar üzerinde Çin’e karşı ilişkileri geliştirme ve finansal kaynaklardan yararlanma isteğini perçinliyor. Batılı kurumlara karşı inşa edilen BRICS, Yeni Kalkınma Bankası, Yeni İpek Yolu Projesi ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi yapılar aktörleri Çin etrafında toplanmaya teşvik ediyor. Ancak askeri alanda henüz Çin’in ve ÇKP’nin bir varlık gösterdiğini söylemek güç. Bu nedenle ABD ve Batılı ülkeler kendi çıkarlarına tehdit gördüklerinde askeri seçenekleri rahatlıkla kullanabiliyor. Son Suriye, Venezüella ve Irak örneklerinde olduğu gibi Batı ilhamıyla oluşturulan uluslararası hukukta işe yaramıyor.

Mart 2020’de başlayan ve günümüze kadar birçok krizle harmanlanan global değişim siyasi, ekonomik, ideolojik ve askeri olarak devam ediyor. Bu süreç Çin açısından farklı fırsatları meydana getirse de ÇKP’nin global ölçekli bir aksiyon alması çok güç. Çünkü Çin, Sovyetler Birliği örneğinden yola çıkarak ABD ile askeri ve siyasi rekabeti kendi açısından ölümcül olarak değerlendiriyor. Bu nedenle ÇKP’nin son küresel örneklerde olduğu gibi bir kurtarıcı olarak Batılı aktörlerin karşısında askeri şekilde denge unsuru şeklinde çıkması henüz mümkün değil. Askeri kapasite ve ticari bağımlılık gibi kavramlar mevcut gelişmelerinde en önemli çıktıları şeklinde değerlendirilebilir.