Varoluşun olmazsa olmazıdır anne.

Çocuğun adam, adamın baba, kızın kadın, kadının anne olmasının tek belirleyici gerçeği…

Bir gün değil, bir ömür anne…

Yine takvimler bir günü işaret ediyor. Çiçekçiler dolu, vitrinler şaşalı. Tv’ lerde aynı reklam cümleleri dolanıyor; “Anneler gününü unutmayın, annenize şunu alın, bunu alın.” Anneyi bir güne sığdırmak.

Hadi çıkar dengeleri işe böyle geliyor diye şekillendiriliyor. Biz niye onlara çanak tutuyoruz?

Anlamak mümkün değil…

Anne, bir fedakârlığın tarif edilemeyen bir sabrın ve karşılıksız sevginin adıdır. Gece uykusunu bölüp senin nefesini dinleyen, sen ağladığında ağlaman kesilsin rahat uyu diye dünyayı susturmaya çaba harcayan kadının adıdır…

Biz ne yapıyoruz? Senede bir gün hediye almayla avutuyoruz kendimizi!

Bu ülkede, kadına yönelik şiddet sadece bir haber başlığı değil. Her gün, bir annenin sustuğu, bir kadının korktuğu, bir evin sessizce dağıldığı gerçeğidir. Bir yanda “cennet annelerin ayakları altındadır” diyen bir kültür, diğer yanda o ayağın altındaki toprağı çekip alan bir başka tezatlık.

Anne… Gece çocuğunun üstünü örten, aç kalsa da doyuran, kırıldığında bile belli etmeyendir.

Ama o anne bazen aynı evin içinde korkuyla yaşıyor. Bazen bir sözle, bazen bir bakışla, bazen de bir yumrukla sindiriliyor.

Bugün annesine çiçek alan kaç erkek, yarın bir kadının kalbini kırmayacağından emin?

Demek istediğim aynen şu; mesele sadece anneleri sevmek değil, kadına insan gibi davranabilmektir. Bir günlüğüne saygı gösterip, ertesi gün sesini yükselten, elini kaldıran bir anlayış, Ne sevgidir, ne erkeklik, nede insanlık.

Anneler Günü, tamam kutlayalım ama sadece çiçek vermekle kalmayalım. Bir söz verelim hiçbir kadını incitmemeye, hiçbir anneyi korkutmamaya, hiçbir çocuğun gözünde korku bırakmamaya…

Çünkü bir çocuk, annesinin gözlerindeki korkuyla büyürse, bu toplum geleceğini kaybeder. Çünkü bir anne sadece doğuran değil, yaşatandır. Ama yaşamak için önce güvende olması gerekir.

Bugün annenin elini öpüyorsan, yarın bir kadının kalbini kırma.

Çünkü anne, bir gün değil, bir ömürdür. Ve o ömrü karartan her şey, hepimizin utancıdır.

*

Memurdu babam. Annem de ev kadını...

Daha ne olduğunu anlamadan, 18 yaşlarında evlenmişti babamla. Malum, köyde yetişmişti. Köyünden çıkıp ilk ayak bastığı mahalle, şehir hatta ülke babamdı onun için...

Kimsesi yoktu! Okuyamamıştı ama hayatının en zorlu öğrenim hayatına başlamıştı. Kadın olmanın o muhteşem içgüdüsüyle ilk, orta ve liseyi pas geçip daha 18 yaşında doğrudan “aile Üniversitesi”nin hem de stajyer öğretim görevlisi oluvermişti.

Okul müdürü babam!

18 yaşında hem kadın olmuştu hem anne, bir de çiçeği burnunda öğretmen! Çoğu geceler kucağındaki minicik öğrencisi, (yani ben) garip sesler çıkarıp hıçkırıklarla ağladığı için eli ayağına dolaşıp, çaresizlikten ne yapacağını bilemeyip, utancından kimseye soramadığı için kılı kırk yarıp, gecenin bir yarısı eline bir boş çay bardağı alıp, komşudan tuz istemeyi bahane ederek, o arada da hissettirmeden çocuğunun durumu hakkında ne yapacağını öğrenip, sonra gelip uygulayarak deneme yanılmayla devam etmişti yoluna...

Bu yürüyüşte kıdemi arttıkça ve büyüdükçe çocuklar, başka başka sorunlar çıkmıştı önüne, ama gelmişti üstesinden...

En büyük problem okul müdürüydü yani babam... Sertti, despottu.

Tamam, o dışarıda sinirlendiği her şeyin hırsını annemden alıyor, rahatlıyordu! Ya annem?.. Yoktu ya kimsesi, baş kaldırıp gidemiyordu da! Tek çaresi adamını mutlu ederek çocuklarıyla avunup onları en iyi şekilde büyütmekti.

Baba! O babaydı. O en önemli şeyi yapmıştı, açılış töreninde kurdeleyi kesmişti, bir de işletmeye aylık ödenek garantisi!

Ama annem yıllarca gık demedi, her türlü dikta rejime karşı direndi, yılmadı, usanmadı halkı için (yani bizim için)... Şimdilerde bağımsızlığını ilan edip okulundan başarıyla emekli olmuş bir öğretmen edasıyla, bizleri büyütebilmenin mutlu avuntusuyla emekliliğinin tadını çıkartıyor.

Alışmış ya bir kere koşturmaya, hâlâ aynı, hep koşturuyor ama en azından emekliliğinin iç huzuruyla yapıyor bunları, zorlanmadan, baskı görmeden...

İşin kara mizahı bir tarafa, o kadın benim annemdi...

Ben o nedenle kadın ile erkeğin eşitlik tartışmalarına hep kızmışımdır. Ben eşit olmadıklarını ilk annemde öğrendim.

Daha karnındayken...

Ve babamın despotluklarından ötürü hıçkırıkla ağlarken bile karnının üzerini şefkatle okşayıp, sevgisini taa içindeki bana hissettirmesinden öğrenmiştim... O asla kızgınlıklarına alet etmedi kendinden bildiklerini. Kızsa da her şeyi içinde eritip bizlere yansıtmama özelliği vardı.

Delikanlıydı annelerimiz, bize çaktırmadan kafa tutuyor ve savaşıyordu ötekilerle, bizi alet etmiyordu... Çünkü o kadın benim annemdi ve çünkü eşit değildi annem ile bir erkek!

Sessiz ağlardı kadın, acısını sustururdu.

Evet, o orkestranın içindeki başkemancıydı, eğer orkestra şefi (yani baba) havaya girip, ukalalık yapıp, bir an gözünü ondan ayırıp küçümserse, tüm notalar birbirine karışıp en çirkin sesler çıkardı. Bizi idare etmek yetmiyormuş gibi birde orkestra şefine ayar verirdi…

İkincilerin sağlamlıkları güçlü kılar birincileri!

O yüzden eşit değiliz...

İnsan olmak bedenden ibaret değildir, ötesini barındıran, onlarla bizi besleyip, büyütüp, insan kalmamızın en büyük mimarıdır KADIN!!!

Annem başta olmak üzere tüm annelerin anneler gününü saygı ve sevgiyle kutluyorum…