Siyaset, doğası gereği toplumsal sorunlara akılcı çözümler üretme ve kitleleri ortak bir gelecek vizyonunda buluşturma sanatıdır. Ancak son dönemde Türk siyasetinin kronik bir hastalığı haline gelen "retorik sapmalar", siyaseti bir çözüm mercii olmaktan çıkarıp, adeta bir kelime oyununa ve fırsatçılık yarışına dönüştürmüş durumda. Bunun en somut örneğini, toplumun kutsal değerleriyle alenen dalga geçen bir sözde komedyene yönelik adli soruşturma karşısında tüm muhalefet liderlerinin takındığı ortak söylem tarzında bir kez daha görüyoruz.


​Yargının kendi bağımsız işleyişi içinde başlattığı bir soruşturmayı doğrudan iktidara ciro eden muhalefet liderleri, korolar halinde aynı argümana sarılıyorlar: “Geçmişte şu olaylar yaşanırken hassasiyetiniz neredeydi? Stand-up gösterilerinde aklınıza gelen Kur’an, mülakatlarda milyonlarca gencin hakkı yenilirken neden aklınıza gelmiyor?” İlk bakışta retorik birer haklılık arayışı veya "tutarlılık eleştirisi" gibi görünen bu çıkışlar, derinlemesine incelendiğinde tam anlamıyla bir siyasi rant devşirme çabasıdır.
​Peki, bu söylem neden tehlikeli ve neden siyasi ahlaktan yoksundur?


​Öncelikle, ortada toplumun ezici çoğunluğunun vicdanını yaralayan, inanç değerlerini aşağılayan somut ve çirkin bir eylem vardır. Bu eyleme karşı hukuki mekanizmaların harekete geçmesi, bir hukuk devletinde normalleşmesi gereken anayasal bir süreçtir. Muhalefetin buradaki görevi, eğer kendisini bu toprakların kültürüne ve değerlerine ait hissediyorsa, yapılan saygısızlığın karşısında net, ilkeli ve amansız bir duruş sergilemektir. Ancak muhalefet liderleri, faili ve fiili amasız bir şekilde kınamak yerine, konuyu hemen geçmişteki siyasi bagajlara, mülakat tartışmalarına ve "çifte standart" iddialarına tahvil etmeyi seçiyorlar.


​Bu tavır, kelimenin tam anlamıyla bir "hedef saptırma" ve toplumsal öfkeyi oya tahvil etme kurnazlığıdır. Mülakatlardaki adaletsizlikler veya geçmişte yaşanmış başka siyasi tutarsızlıklar, kendi başlarına elbette eleştirilmesi ve sonuna kadar çözülmesi gereken devasa sorunlardır. Nitekim gençlerin hakkının yenmesi de bu dinin en büyük haram saydığı "kul hakkı" kapsamındadır. Ancak bir yanlışı, başka bir yanlışın arkasına saklanarak meşrulaştırmaya çalışmak veya bir kutsala yapılan saldırıyı siyasi bir koz olarak kullanmak, adalet arayışı değil, popülizmdir.


​Şunu sormak gerekir: İnanç değerlerine küfredilen bir sahnede, "Ama siz de mülakatta şunu yaptınız" demek, o küfrü hafifletir mi? Yoksa o küfrün yarattığı toplumsal infiali, iktidarı yıpratmak için bir manivela olarak kullanmak anlamına mı gelir?
​Bu söylem tarzı, hukukun en temel ilkesi olan "suçun şahsiliği ve bağımsızlığı" ilkesini de sabote etmektedir. Soruşturmayı açan yargıdır; ancak muhalefet bunu ısrarla yürütmenin bir hamlesi gibi sunarak hem yargı bağımsızlığı algısını zedelemekte hem de olaydan yapay bir mağduriyet üreterek kendi tabanını konsolide etmeye çalışmaktadır. Bu, toplumu kutuplaşma girdabında tutarak statükodan beslenen eski siyaset tarzının ta kendisidir.


​Sonuç olarak; muhalefet liderlerinin her toplumsal krizden, her hukuki süreçten ve hatta toplumun ortak kutsallarından bile bir "siyasi rant" çıkarma iştahı, bu ülkeye fayda sağlamıyor. Gerçek ve yapıcı bir muhalefet, kutsala yapılan saygısızlığa "ama"sız, "fakat"sız karşı durabilen, ardındansa mülakat adaletini de aynı kararlılıkla savunabilen tutarlılıktır. Aksi takdirde yapılan iş, toplumsal acıları ve hassasiyetleri siyaset masasında harcanacak birer bozuk para olarak görmekten öteye geçmeyecektir.