Değerli dostlar, değerli okuyucular…
Türkiye, yıllardır ağır bedeller ödeyerek yürüttüğü terörle mücadelede bugün yeni ve tarihî bir eşiğe gelmiştir. Bu eşikte belirleyici olan şey; sloganlar ya da geçici tepkiler değil, devlet aklının soğukkanlı ve kararlı yürüyüşüdür. Kamuoyunda “terörsüz Türkiye” olarak anılan bu vizyon, iç barışı güçlendiren ve bölgesel dengeyi gözeten bir strateji olarak şekillenmektedir. Bu vizyonun ortaya konmasında Devlet Bahçeli’nin iradesi ve yön tayin eden çıkışı belirleyici olmuştur.
Bu süreç, Türkiye içinde çok önemli bir ayrımı netleştirmiştir: Terör ile Kürt vatandaşlarımız arasındaki çizgi artık tartışmasız biçimde çizilmiştir. Yıllar boyunca bilinçli şekilde üretilen “faşizm” yaftası, bu netlik karşısında anlamını yitirmiştir. Devlet, Kürt kardeşlerimizin gönlünü alan somut adımlar atmış; birlik ve beraberlik duygusu güçlenmiştir. Siyaseti istismar alanına çeviren DEM Parti çizgisi ise bu tabloda etkisini kaybetmiş; meşru siyaset ile terör arasındaki mesafe berraklaşmıştır.
Tam bu noktada, “temsil” iddiasıyla konuşan aktörlerin samimiyet sınavı da görünür olmuştur. Terör örgütlerinin kontrol ettiği alanlarda çocukların silah altına alınmasına, kadınların istismarına dair uluslararası raporlara yansıyan ağır iddialar varken; bu iddialarla yüzleşmek yerine örgüt dilinin tekrarlanması, Kürt halkının haklarını savunmakla bağdaşmamaktadır. Bugün “terörsüz Türkiye” iradesi güçlenirken, bu siyaset tarzının devre dışı kalması tesadüf değil; hakikatin doğal sonucudur.
Suriye sahasında yaşananlar da aynı devlet aklının uzantısıdır. Türkiye, Suriye’nin toprak bütünlüğünü esas alan bir çizgide, terör yapılanmalarının tasfiyesine giden süreci hızlandırmıştır. Bu, yalnızca Türkiye’nin güvenliği için değil; Suriye’nin yeniden bir devlet olarak ayağa kalkması için de kritiktir. Meşruiyet zemini güçlenen Şam-Ankara hattında kardeşlik yeniden inşa edilmektedir. Bu tablo, ABD’yi de tercihe zorlamış; Türkiye’nin kararlı duruşu bölgesel gerçekliklerle teyit edilmiştir.
Önümüzdeki dönemde dikkatle ele alınması gereken bir başlık da İran’dır. Bölgede ABD ya da İsrail kaynaklı bir müdahaleye kapı aralanmamalı; olası değişimler ülkeyi kaosa sürüklemeden, iç dinamiklerle ve en önemlisi terör yapılarına alan açmadan gerçekleşmelidir. Bölge, yeni bir parçalanma dalgasını kaldıramaz.
Öte yandan, İsrail merkezli siyonist politikalara karşı ilk kez belirgin bir psikolojik üstünlük yakalanmıştır. Bu üstünlüğün kalıcı olabilmesi; askeri gücün yanı sıra, meşruiyet, haklılık ve diplomatik tutarlılıkla mümkündür. Devlet aklı tam da bunu gerektirir.
Bu vesileyle, milli birlik ve beraberlik adına atılan adımlar için Devlet Bahçeli ve Recep Tayyip Erdoğan’ı tebrik etmek gerekir. Ortaya konan irade, Türkiye’nin hem iç huzuru hem de bölgesel ağırlığı açısından kıymetlidir.
Son sözüm değişmez:
Allah vatana millete zeval vermesin.
Vesselam.