Değerli dostlar değerli okuyucular,
Son yıllarda bölgemizde dolaşıma sokulan güçlü bir algı var. Irak, Libya, Suriye ve İran üzerinden yürüyen krizlerin ardından sıranın Türkiye’ye geleceği iddia ediliyor. Bu söylem, toplumda tedirginlik üretmeyi ve Türkiye’yi psikolojik baskı altına almayı amaçlayan bir yaklaşım olarak öne çıkıyor. Oysa jeopolitik gerçekler ve güç dengeleri incelendiğinde tablo çok daha farklıdır.
Türkiye, bulunduğu coğrafyada sıradan bir devlet değildir. NATO üyesi olması, kendi savunma sanayisinde yakaladığı ivme, insansız hava araçları teknolojisinde ulaştığı seviye, elektronik harp kabiliyeti, deniz gücünü artıran milli projeleri ve istihbarat kapasitesi; ülkeyi bölgesel denklemlerde belirleyici aktör haline getirmiştir. Türkiye artık yalnızca savunma refleksi olan bir ülke değil, caydırıcılık üreten bir devlettir. Caydırıcılık ise savaşmaktan değil, savaşı göze alabilecek güç ve hazırlığa sahip olmaktan doğar.
Ancak burada kritik bir dengeyi doğru kurmak gerekir. Türkiye’nin önünde iki uç seçenek yoktur; ne kendi içine kapanmış, dünyadan kopuk bir ulus-devlet anlayışı sürdürülebilirdir ne de başka toplumların iradesine müdahale eden, sömürgeci bir güç olma iddiası gerçekçi ve ahlakidir. Güçlü bir Türkiye; egemenliğini, sınır güvenliğini ve milli çıkarlarını kararlılıkla koruyan, fakat bunu yaparken uluslararası hukuk içinde kalan, ekonomik ve diplomatik etki alanını karşılıklı kazanım temelinde genişleten bir denge ülkesi olmalıdır. Asıl kudret, kabuğa çekilmekte de yayılmacı bir heves taşımakta da değil; kendi merkezinde sağlam durup bölgesinde adaletli ve dengeli bir aktör olabilmektedir.
Ortadoğu’da haritalar çizilecekse, bu Türkiye yok sayılarak yapılamaz. Çünkü Türkiye sadece askeri bir güç değildir; enerji hatlarının kavşağında, ticaret yollarının merkezinde, Karadeniz’den Akdeniz’e uzanan güvenlik kuşağının kilit ülkesidir. Irak’ta, Suriye’de, Kafkasya’da ve Doğu Akdeniz’de atılan her adım Ankara’nın pozisyonunu dikkate almak zorundadır. Türkiye’nin onayı olmadan kalıcı bir bölgesel düzen kurmak mümkün değildir.
“Büyük Ortadoğu Projesi” tartışmaları yıllardır sürüyor. Kimilerine göre bu projelerin arka planında farklı jeopolitik hedefler yer alıyor. Bu tür projelerin gerçekleşebilmesi için bölgedeki güçlü devletlerin zayıflatılması gerekir. Ancak Türkiye’nin devlet geleneği, kurumsal yapısı ve toplumsal refleksi buna izin vermeyecek bir dirence sahiptir. Türkiye’nin askeri kapasitesi kadar diplomatik ağı ve ekonomik entegrasyonu da tek taraflı dizayn girişimlerini zorlaştırmaktadır.
Zaman zaman Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yönelik üstü kapalı mesajlar verildiği, “sıranın ona geleceği” yönünde imalar yapıldığı görülüyor. Fakat Türkiye’de siyasal rekabet ne kadar sert olursa olsun, konu ülkenin güvenliği ve egemenliği olduğunda toplumun geniş kesimlerinde ortak bir refleks oluşur. İktidara yakın ya da muhalif; hiç kimse ülkesinin dış baskılarla dizayn edilmesini kabul etmez. Bu, Türkiye siyasetinin en temel gerçeğidir.
Olası bir Türkiye-İsrail gerilimi ya da çatışma senaryosu konuşulurken gözden kaçırılmaması gereken nokta şudur: Modern savaşlar yalnızca askeri değil, diplomatik, ekonomik ve psikolojik boyutları olan çok katmanlı süreçlerdir. Türkiye’nin sahip olduğu savunma teknolojileri, hava savunma sistemleri, deniz kuvvetleri ve istihbarat kapasitesi güçlü bir caydırıcılık üretmektedir. Böyle bir tabloda en rasyonel seçenek, güç gösterisi değil; dengelerin farkında olarak hareket etmektir. Çünkü iki güçlü aktör arasındaki doğrudan bir savaş, sadece tarafları değil tüm bölgeyi derinden sarsar.
Bugün Ortadoğu’da kalıcı barış ve istikrarın yolu, dış müdahalelerle şekillenen projelerden değil; bölge ülkelerinin karşılıklı saygı ve denge içinde kuracağı ilişkilerden geçmektedir. Türkiye’nin gücü, yalnızca askeri kapasitesinden değil; krizleri yönetebilme ve gerektiğinde masayı kurabilme kabiliyetinden gelmektedir. Bölgeyi dizayn etmek isteyen her aktör, bu gerçeği hesaba katmak zorundadır.
Son sözüm değişmez,
Allah vatana millete zeval vermesin.
Vesselam…