Bir hazan vaktiydi. Dondurucu soğukların geleceğini belli eden serin bir rüzgârla birlikte dalına ağır gelen yapraklar birer birer koparak süzülürcesine gökyüzünde uçuşuveriyordu. Köyün sessizliğini bozan, çocukların cıvıltısı oldu.
Anadolu’nun şirin köylerinden birinde okula gitmek için evlerinden çıkan öğrenciler köyün meydanında buluştu. Hepsinin de elinde annelerinin salça sürüp soğan kattığı yufkadan dürüm vardı.
Çoban Salih her sabahki gibi koyunlarını güderken öğrencilerle karşılaştı: “Keratalar” diye takılıp, okumalarını öğütledi: “Bu köyün büyük insanlara ihtiyacı var” diye de ekledi.
Çocukların en büyük hayali köyden kurtulup büyük şehirlere gitmekti. Orada ne olacaklarını henüz düşünmemişlerdi. Abdullah’ın ise bir hayali vardı. Bunu da her fırsatta söylüyordu: “Ben büyüyünce kasabaya belediye başkanı olacağım. Köyüme tuvalet yaptıracağım.”
Köyde ortaokul olmadığı için beşinci sınıfı bitiren öğrenciler her gün 5 kilometrelik kasaba yolunu tepmeleri gerekiyordu. Bir de bunun akşam dönüşü vardı.
Öğrenciler tam kasabanın girişinde bir gariplik sezdiler. Yollara barikat kurulmuş, askerî araçlar bir o yana bir bu yana gidiyor. Barikatın önünde elinde kocaman silahlarla askerler durmuştu. Buralarda yol kontrolü olmazdı. Kontrolün olması için önce bir yolun olması gerekti.
Öğrenciler ne olabileceğini tartışırken, askerin gür sesi duyuldu: “Durun!” Durdular. Yürüyecek halleri de kalmamıştı. Konuşacak halleri de. Korkudan hepsinin ödü patlamıştı gibiydi.
Asker otoriter sesiyle devam etti, “Nereye gidiyorsunuz, ne işiniz var burada, dönün!”
“Okula.” dedi Abdullah. “Okul mokul yok”, diye tersledi asker. “Nasıl yok” diye itiraz etti Abdullah, “Aha işte okul şurada” diye eliyle işaret ettiği okul birkaç yüz metre ötedeydi.
“Okul yok, hükümet devrildi, ordu yönetime el koydu. Dönün bakayım, tepemin tasını attırmayın yersiniz dipçiği?”
Öğrenciler döndü. Hem korkmuş hem merak etmişlerdi. Hükümete ne olmuştu. Neden devrilmişti, nereye devrilmişti. Neden her şeyden haberi olan Muhtar Süleyman’ın bundan haberi yoktu.
Çocukluk gibisi var mı bir süre sonra ne korku kaldı ne telaş. Yerini yine çocukça şakalaşmalar aldı. Geldikleri yoldan güle oynaya köye doğru yol aldılar.
Çoban Salih ilk kez öğrencilerin bu kadar erken döndüğünü görünce şaşkınlıkla onlara doğru yürüdü; “Hayırdır çocuklar, ne oldu? Okuldan mı kaytardınız yoksa keratalar.”
“Ne kaytarması Salih emmi, hükümet devrilmiş. Ordu da yönetime el koymuş.”
Çoban Salih hükümetin nasıl devrilmiş olabileceğini düşünmeye çalıştı: “Vah vah, ölü var mıymış?” diye sordu. “Bilmem ki ordu el koyduğuna göre çok sayıda ölü ve yaralı varmış.”
Çoban dizine vura vura çocukların arkasından baktı. O neler olabileceğini düşüne dursun, çocuklar köye doğru yol almayı sürdürdü. Köyün delisi de uyanmıştı. Çocukları görünce “okuyun… okuyun.. adam olun” diye dönüp durdu.
Deliyle çocukların konuşmalarını duyanlar birer birer meydana indi. Muhtar tıpkı asker gibi hiddetli bir şekilde; “Neden okula gitmediniz?” diye sordu.
Çocuklar kekeleyerek olanları anlattı. Muhtar elini çenesine koydu, hafif ovaladı. Sonra kasketini çıkardı, başını kaşıdı. Yavuklusu Selma da kapıya çıkmıştı: “Ne olmuş, muhtar ne olmuş?” diye sordu. Selma’nın “Muhtar” demesine bayılırdı. O güzel sesiyle “muhtar” deyince zaman dururdu, mekânın anlamı kalmazdı. Muhtar çocuklardan aldığı kısıtlı bilgiyi genişleterek aktardı. Hükümetin aracı devrilmişti. Her şey etrafa saçılmıştı. Çok sayıda ölü ve yaralı vardı. Ordu el koymuştu.
Yavuklusu muhtarın bam teline bastı: Ordu da kim oluyordu, muhtardan habersiz neye el koyuyordu?
“Evet” diye omuzlarını dikleştirdi muhtar. Gözlerini ufka doğru dikti.
Neden kimse kendisine bir haber vermemişti. Bu köyde muhtardan habersiz kuş uçmazdı, kervan geçmezdi. Kaç kuşaktır buralarda tek söz sahibi onların ailesiydi. Babası öldükten sonra da söz sırası Muhtar Süleyman’a geçmişti. Hem muhtardı hem Süleyman’dı, üstelik mühür de ondaydı. Peki, yavuklusu hâlâ ona varmakta neden nazlanırdı?
İşte şimdi gücünü gösterme zamanıydı. Gidecek, kendisinden habersiz el koymak neymiş orduya gösterecekti. Bir Selma’ya, bir de kasabaya doğru baktı. Selma sadece gözüne değil, gönlüne de düşmüştü bir kere.
Muhtar uzunca bir süre iç muhasebesi yaptı. Köylüyü bir merak aldı. Muhtarın ne diyeceği önemliydi. Onun sözü kanundu buralarda. Belki hükümetin geleceği de muhtarın iki dudağı arasındaydı.
Muhtar Süleyman, uzun bir sessizlikten sonra tek kelime bile etmeden kasabaya doğru yol aldı. Bütün köylü arkasından baktı. Köyün delisi anlaşılmayan cümleler kurmaya devam etti; “Okuyun adam olun. Çok kötü şeyler… çook” diyerek dönüp durdu.
İmam “gitme” demeye niyetlendi, öğretmen de davrandı ama sonra vazgeçtiler. Muhtarın bir bildiği vardı, onun her zaman bir bildiği vardı.
O köyün gördüğü son bakış, Muhtar Süleyman’ın tam köyden çıkacakken bir an için geriye dönüp yavuklusuna doğru attığı o mağrur son bakışı oldu ve bir de kasketini düzelttiği o son hareketi…
(Gerçek bir olaydan esinlenilmiştir.)