“Birleşmiş Milletler”in kurulması 2. Dünya Savaşı'nın sonunda gerçekleşti. Avrupa galipleri nüfus alanlarına geri döndüler. Savaşın yarattığı üretimi savaş dışında kullanma fikri ile vatandaşlarına daha iyi bir yaşamı düşünen Avrupa aslında farkına varmadan İngiltere ve yardım istediği ve savaşı kazanmasına yardımcı olan ABD ile doğu bloku yani Rusya arasında sıkışmaya başlamıştı. Güvenliğini, savaş gücünü NATO’ya, üretim gücünü sömürgelerinden gelen insan gücüne bırakmış, işçi hakları, sosyal yaşamda yeni anlayış azalan ve yaşlanan nüfus ile sonuçlandı. Savaşı kaybeden Almanya Türkiye’den getirdiği işçiler ile yeniden gelişirken diğerleri galibiyetin getirdiği sarhoşluk ile yerinde saymaya başlamıştı. SSCB’nin yayılmacı politikaları ile enerji bağımlılığı artmış, iş gücü kullanımı zayıflamaya başlamıştı.

ABD ve İngiltere’nin başka pazarlar arama avantajı, sömürgelerinin Hindistan ve Japonya gibi doğuya yani Çin’e yakın olması bu iki ülkeyi gelen çığdan kurtarırken, Avrupa bilimde, özellikle iletişim teknolojilerindeki yeniliklere zayıf üretim gücü ve demografik yapısı ile ayak uyduramadı. Airbus, Uzay Ajansı gibi birkaç gelişmeyi dahil etmezseniz savaş sonu geriledi ve teknolojik olarak eskidi. İki kutuplu dünyada kutuplar arası hâkimiyet sahalarında taraf olmayı başaramadıkça bitaraf oldu. Fransızların dış ilişkilerdeki hâkimiyeti ilerleyen yıllarda azaldı, Almanya savaştan sonraki 50 yılın sonrasında ısınan sanayi gövdesini soğutmayı başaramadı. Artan üretimi destekleyecek nüfus hareketliliğini sağlayamadı. Doğu blokunun çökmesi ile eline yeni pazar, genç nüfus şansını göçmen politikasını siyasi bir zemine çekerek harcadı.

Bugün Avrupa’da yaşanan eylemlerin sebebi aslında budur. Göçmen olarak kıtaya çağrılanlar, sömürgeciliğin lanetli tarihinden geldiler. Yıllar geçse de geçmişte yaşananları unutmadılar. Avrupa içinde yaşayıp Avrupalı olamadılar. Sınıf farklarının yarattığı bu sosyolojik fay hatları özellikle Afrikalı göçmenlerin eylemlerine dönüştü. Oysa Avrupa, Türkleri çağırdığında gelişimi sağlamışlardı. Türkler öğrenmeye açık, teknolojik ilerlemeye uygundu. Tercih edilmediler sadece dinî sebepler ile yapılan bu ayrımcılığın cezasını bugün Avrupa çekiyor. Artan Türk ve Müslüman nüfusu caydırıcı Avrupa politikaları entegrasyonu bozdu. Sonuç olarak yaşlanan bir Avrupa, entegre olamayan Afrikalılar, görünen o ki Avrupa’nın sonunu getirecek.

OPEC ambargosunu yaşadığı hâlde anlayamayan Avrupa, Rusya ile yaşanan sorunlar, Ukrayna savaşı, doğu blokundan kopan ülkelerin parçalanmaları, üretim gücünü kaybetmenin getirdiği ekonomik ve sosyal sorunlar ile yaşamaya devam edecekmiş gibi görünüyor. Savunma stratejilerinde 1. Dünya Savaşının sonunda ne durumda ise şu anda da o durumda. Güvenliğini NATO’ya bırakmış, o organizasyon için bile para harcamamış Avrupa’ya ilk tepki ABD’den bu nedenle geldi. Avrupa birliğinin bir Hristiyan klübü hâline getirilmesi, başarısız politikacıların yarattığı çözümsüzlükler eğer önlem alınmazsa bu eski kıtada ciddi sosyal hareketlere sebep olacak.

Avrupa’nın bu kötü gidişten kurtulması için tabii ki çözüm önerilerimiz var. Örneğin “Orta Dünya” fikrini ciddiyetle ele almakla işe başlayabilirler. Avrupa Birliği’nde bu Hristiyan kulübü algısından vazgeçip Türkiye ve Türk devletlerinin katkısını değerlendirebilirler. Hâlâ genç nüfusu ile Türkiye ile entegrasyon, savaş teknolojilerinde ortak üretim mekanizmalarını kurabilirler. Hazar havzasından çıkan hidrokarbon kaynaklarının Anadolu üzerinden Avrupa’ya taşınması, Arap coğrafyasında ortaklıkları Türkiye üzerinden artırabilirler. Afrika’da yaşanan selefi savaşın çözümünde Türkiye ile çalışabilir, eğer “Orta Dünya” ile entegre olurlarsa başarı sağlayıp eski sömürgeleri ile eşitlik zemininde yeniden ilişki kurabilirler.

Bütün bunlar için öncelikle “Dünya beşten büyüktür” doktrinine katkı sağlamaları gereklidir. Avrupa’nın önünde aslında çok seçenek yok. Ya “Orta Dünya”da yer alıp bu eski evi restore edecekler ya da ev yıkılacak.

Kararı Avrupa verecek.