Cioran gibi nihilist ya da onun kadar pesimist değilim.
Bir Müslüman olarak korku ve ümit arasında yaşanması gerektiği inancımı da en başından vurgulamak isterim.
Bu yazıdaki gaye, bütün kuralları ve sistemleri aşan ve adeta hakikatleri infaz etmek üzere kurulmuş bir tim gibi çalışan kötü niyetli algoritmaların, Cioran sarsıcılığında kendisine daha iyi yer bulacağı gerçeğidir.
Emil Cioran, “Ezelî Mağlup” kitabındaki söyleşisinde insanı "polemik tohumu" olarak nitelendirirken, içimizdeki o karanlık varoluşsal dürtüyü en çıplak haliyle teşhis etmişti.
Cioran’a göre insan, huzurdan ve sükûnetten sinsi bir biçimde sıkılan, kendi içindeki hiçliği ve anlamsızlığı ancak başkalarıyla çatışarak, yıkarak örtebilen trajik bir canlıdır.
Bu yıkımın en konforlu enstrümanı ise kökleri derinde olan bir "iftira felsefesi"dir; çünkü bir başkasını lekelemek, kendi yaralarımızı geçici olarak uyuşturmanın en ucuz yoludur.
Filozof bu sarsıcı tespitleri bir söyleşi odasında dile getirirken, gelecekte bu ilkel dürtülerin kusursuz birer dijital endüstriye dönüşeceğini ve ağ müdahaleleriyle sistemleştirileceğini biliyor gibiydi.
Bugün geldiğimiz noktada sosyal medya, Cioran’ın insan doğasına dair en karanlık kehanetlerini bile haklı çıkaracak ürkütücü bir olgunluk seviyesine ulaştı.
Akıllı telefon ekranlarımız, Ezelî Mağlup’un sayfalarında anlatılan o çürüme dürtüsünün cebimizdeki mekanik uzantıları haline geldi.
Sanal medya platformları, insanın en pespaye zaaflarını -öfkeyi, hasedi, intikamı ve linç kültürünü- paraya tahvil eden devasa birer panoptikona dönüştü.
Artık iftira ve polemik, bireysel bir ahlak zaafı olmaktan çıktı; algoritmik birer başarı kriteri, tıklanma oranı ve dijital sermaye haline geldi.
Ağ mekanizmaları, içimizdeki polemik tohumunu alıp yapısal bir refleks olarak her saniye yeniden üretiyor.
Bu distopik dönüşümün en sinsi mimarları ise şüphesiz filtre balonları ve yapay zekâ destekli ağ müdahaleleridir.
Algoritmalar, bizi yalnızca kendi yankılarımızla, kendi manipüle edilmiş doğrularımızla ve bizim gibi düşünenlerin onay çemberiyle kuşatıyor.
Filtre balonlarının içinde yaşayan modern insan, karşı mahallenin canlı sesini duyamaz hale geliyor.
Ancak bu yalıtılmışlık bir barış veya dinginlik üretmiyor; aksine, balonun dışındakilere karşı duyulan nefreti ve iftira felsefesini besliyor.
Ötekiyle olan hakiki bağ koptukça, onun hakkında üretilen her türlü yalan, dezenformasyon ve karalama, balonun içindekiler için sorgulanamaz mutlak bir "hakikat" haline geliyor.
Ne yazık ki tüm bu ekosistemin tepesinde ise görünmez ağ iktidarları oturuyor.
Yeni nesil egemenler artık toprakları veya fabrikaları değil; dikkatimizi, algımızı ve öfkemizi yönetiyor.
Ağ müdahaleleri, tıklanma ve etkileşim uğruna kutuplaşmayı tırmandırırken, polemiği adeta yapısal bir zorunluluk kılıyor.
Dijital evrende görünür olmak, sürekli bir çatışmanın, bir saf tutmanın ve dolayısıyla dijital bir infazın parçası olmayı gerektiriyor.
Ağın efendileri, iftira felsefesini kodlarla meşrulaştırıyor ve toplumu bitmek bilmeyen bir “siber iç savaş”a sürüklüyor.
Sonuçta, Cioran’ın Ezelî Mağlup’ta fısıldadığı insan portresi, yeni medyanın ağlarında ete kemiğe büründü ve sanki haklılığı tescillendi.
Ne kadar farkındayız bilemiyorum ama hakikat, algoritmaların labirentinde bilinçli ağ müdahaleleriyle boğulurken; içimizdeki polemik tohumları devasa linç ormanlarına dönüşüyor.
Bugün pek çok köşe yazısından sosyal medya akışlarına kadar her dijital köşe, hakikatin infaz edildiği birer sahneye döndü.
Ve ne yazık ki insanlık, kendi yarattığı ağların kölesi olarak, içindeki çürümeyi her gün yeniden beğen butonuna basarak onaylıyor.
Yine ne yazık ki ve hiç arzu edilmese de/arzu etmesem de Cioran haklıydı; insan kendi felaketine aşık bir polemik tohumu gibi davrandı ve dijital çağı, bu felaketin en görkemli, en sistemik seremonisi haline getirmeyi başardı…