Üsküdar pazarında yağmurlu ve rüzgârlı bir koşturmaca vardı. Tezgâhlarda dizilmiş meyve ve sebzelerin rengârenk cümbüşü. Sokaklara yayılan işporta tezgâhlarında pişen yemeklerin, çorbaların baharat ve tereyağına bulaşmış kokusu. Gürültülü pazarlıklar, şımarık çırakların koşturmacaları. Pazar tezgâhlarının yelken bezinden yapılmış tentelerinden içeri sızan yağmurun rutubeti. Kalabalıklardan kaçan sokak kedilerinin aç karınlarını doyuran tezgâh kenarlarına atılan petrol yeşili, tuz beyazı boğaz balıkları.

Muhsin Çelebi nasırlı elleri ile düzelttiği tezgâhının arkasında küçük cezvesinde pişirdiği kahvenin eşliğinde yapıyordu kahvaltısını. Keçe kaftanının üzerine damlayan yağmur damlaları, at arabalarına koşulmuş yorgun ve hastalıklı doru atları, kahvesini pişirdiği maltızdan kopup yere düşen alev parçalarını seyretti olanca sakinliği ile. Kahvaltısındaki sıcak ekmeğin ekşiliği, uzun yollar boyunca kalbinde taşıdığı tuğranın sıcaklığı, parmağında takılı olan akik kakmalı gümüş yüzüğün soğukluğu ile geçmişte kalmıştı bugün. O geçmişte yaşanılmış sadece iki yıl. O iki yıl, payitahttan başlayıp Şah İsmail’in baharat kokan sarayınına ve nihayetinde bir Osmanlı kasabasına dönüş ile geçen iki yıl. Şahın sarayında dar bir pencereden seyrettiği yağmuru, korkudan titreyen bedestenin sıska seyisini ve çerilerini, düşündü, gülümsedi.

O rüzgârlı havada Saray’ın toprak rengi merdivenlerinden, altın varaklı kral tahtına yürürken ona hayranlık ile bakan kadınları, çalışanların gözlerindeki çarpılmayı, pembe incili kaftanının soğuk mermer üzerinde sürüklenişini, incilerin, tüm renklerinin bir çiçek sepeti gibi Saray’ın duvarlarına çarptığı o gün Muhsin Çelebi bir yıllık hazırlığın, İstanbul’un kuyumcularından temin edilen yüzlerce incinin ve atlasın ve şimşir iğnelerin, ipeklerin ve geceler boyu dökülen emeklerin sonucunda çıkıyordu İsmail’in huzuruna. Hiçbir elçinin geri dönemediği zamanlarda sarayda mağrur bir han ve karşısında zümrüt taşlar ile süslenmiş deri bir kutunun içinde Osmanlı’nın altın suyu ile yazılmış fermanını sunan bir elçi. Şah İsmail lalasının elinden alırken kutuyu gözlerini pembe incili kaftandan da alamıyordu. Çıkardı kaftanı sırtından Çelebi, Saray’ın soğuk zeminine bıraktı, selam verip terk etti kral dairesini.

O Saray’dan canına bir şey olmadan çıktığında yoldaşları sevinçten ama daha çok gururdan atlarının üstünde ağlıyordu. Osmanlı’dan bir elçi gelmiş, bırakıpta geride bir kaftan, dönmüştü İstanbul’a. Muhsin Çelebi tüm varlığını, evlerini, icarlarını borcu karşılığı verdi Rum kuyumculara, Yahudi terzilere. Geride kalan sadece bir Tuğra, bir Padişah yüzüğü ve keçe bir kaftan, İsmail’in sarayında sırtından yere bıraktığı incili kaftan için her şeyini de bırakmıştı geride. Sokaklara sığındı, çiftçilik yaptı, hamallık yaptı bir süre. Sonra bu pazarda bir tezgâh buldu meyve sebze satmaya başladı. Kimse tanımadan bilmeden ya mal aldı ya komşuluk yaptı. Saray’ın soğuk mermerine bırakılan bir pembe incili kaftan için bütün bir hayatını bıraktı Muhsin Çelebi. Zemheri soğukta sokakta yattı, açlıkta kuru ekmeğe soğan katık etti, tanıdıklardan, Saray’dan, gözlerden kaçtı. Çünkü ardından konuşulsun istemedi. Onca yılın ardında yağmurlu bir pazar yerinde sadece payitahtın gücü, azameti ve güzelliği karşısında İsmail’in ezildiği pembe incili bir kaftan ve onun yarattığı güç kaldı. Gücü taşıyana da bunu şeref ile yaşamak.”

Bence günümüzde bu Ömer Seyfettin hikayesinden çıkarılacak onca ders var ki. Devlet ilelebet, millete rağmen değil millet için. Devlet, sevdalılarının, devlet sahiplerinin şanlı tuğu. Devlet, yetimin, öksüzün yoldaşı, namuslunun kardeşi, hırsızın düşmanı. Devlet, bir kaftan kadar güçlü, o kaftan için aç kalabilecek bir vatansever kadar cesur. Devlet, tarlalarda alınteri, demir örslerde ateş, savaş meydanlarında kan, okulda tebeşir. Devlet, bir şehit evinde bayrak, bir gazinin eksik uzvunda emanet, tersanede kaynak, marşta gözyaşı. Yani devlet bir pembe incili kaftan.

Devlet ilelebet…

Önce devlet. Devlet ne kadar Bağımsız ve güçlü, halk o kadar güçlü ve bağımsız…