Bir seferinde bir genç beni ziyarete gelmişti. Öğle yemeği vakti gelince onu da sofraya davet ettim. Yemekleri sofraya koyduğumuzda dedi ki: “Rızıkları taksim eden ne yücedir.”

Önemli bir konuyu gündeme getirmek için iyi bir fırsat olduğunu düşündüm ve ona sakin bir tonda; “Kanaatimce rızıkların taksimi meselesini son derece yanlışanlıyoruz! Bu sözüme çok şaşırdı ve ardından dedi ki: Allah Rasulü’nün (sas) şu hadisini bilmiyor musunuz?

“Sizlerden biriniz yaratıldığı zaman, insanın nüvesi olan madde ana rahminde nutfe halinde iken kırk gün muhafaza edilir. Sonra o kadar süre kan pıhtısı, ardından o kadar süre bir et parçası halinde orada kalır. Ondan sonra ona melek gönderilir, ona üfleyip ruh verir. Dört şeyi yazmakla emredilir: Rızkını, ecelini, amelini, ehl-i saadet veya ehl-i şekavet olduğunu…”[1]

Misafire teşekkür ettim ve dedim ki: Allah seni en güzeliyle ödüllendirsin kardeşim. Allah Rasulü’nün hadisini çok iyi ezberlemişsin. Ancak ben sana bir soru sormak istiyorum: Allah’ın göndermiş olduğu, ceninin rızkını vs. yazmasını emir buyurduğu bu melek sadece Müslüman kadınlara mı gidiyor yoksa Müslüman olmayan kadınlara da gidiyor mu?

Gencin bu soru karşısında çok şaşırdığı açıktı. Ancak kendini toparladı ve biraz düşündükten sonra şöyle dedi: Evet, meleğin onlara da gitmesi ve yazması gereken şeyi yazması icap eder.

Bu sefer ona şöyle sordum: Peki, bu melek mesela Japon ya da Alman kadınlarına gittiğinde onların karınlarındaki ceninlerin rızkını bol, ömrünü uzun, istatistiklerin de gösterdiği üzere korkudan uzak ve güven içinde yaşamalarını yazıyor da aynı melek neden Müslüman kadınlara gittiğinde onların karınlarındaki ceninlerin rızıklarını kıt ve dar, ecellerini (ömürlerini) kısa, huzur ve güvenin olmadığı, istihbarat teşkilatlarından ve hükümetlerinden korkarak yaşamalarını yazıyor? Bu meleğin Müslümanlar’a karşı önyargısı mı var? Yoksa işin başka ayrıntıları mı var?!

Kıymetli kardeşlerim! Bu, Allah’ın sünneti, yani değişmeyen ve dönüşmeyen yasasıdır. Bu yasalar kendilerini keşfedenlere hizmet eder, gafil olanlar da cehaletlerinin sonuçlarına katlanır. Bu hususu açıklığa kavuşturmak için zaman zaman şöyle derim: Kur’an iki farklı biçimde okumaya tâbi tutulabilir. Bir okuma biçiminde tarihi ve olayları Allah’ın yarattığını esas alırız. Diğer okuma biçiminde ise tarihi, olayları ve tarih boyunca meydana gelen değişimleri insanların bizzat kendi eylemlerinin sonucu olarak değerlendiririz.

Elbette toprağı, suyu ve bitkileri yaratan Allah’tır. Ancak tohumu toprağa eken ve toprağı sürerek tarlaya dönüştüren bizleriz. Döllemenin yasalarını ve rahimlerde ceninlerin gelişim aşamalarını yaratan elbette Allah’tır. Ancak insanlar çiftleşmese insan soyu tükenir.

Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Bir toplum kendinde olanı bozmazsa (değiştirmezse), onu Allah da bozmaz (değiştirmez).” (Ra’d 13:11). Bu âyette değişimin iki boyutunu görmekteyiz: Allah tarafından yapılanlar ve insanlar tarafından yapılanlar. Değişim olgusunda Allah’a ait olan kısım ile insana ait olan kısmı ve bu ikisinin birbiriyle olan ilişkisini anlarsak, konuyla ilgili anlayışımızı geliştirmiş olacağız.

Bize düşen Allah’ın Kitabı’nı anlamaya çalışmak ve bu yolda sürekli bir gayret içinde olmak, böylece onun hem bu dünyada hem de ahirette nur ve (en doğru yola kılavuzluk eden) hidayet kaynağı olduğunu keşfetmektir. Çünkü, insanlar kendileri değiştirmedikçe Allah onların ne nimet ne de sıkıntı durumlarını değiştirir.

Çeviri: Fethi Güngör

[1] İbn-i Mes’ûd’dan (ra) rivayet edilen ve İmam Buhari ile İmam Müslim’in Sahih’lerinde geçen bu hadisin tam metni ve çevirisi için örnek olarak bakınız: İmam Nevevî; 40 Hadis (el-Erbe’ûne Hadîsen), çeviren: Halil Günenç, İki Dil Bir Kitap serisi içinde, Beyan Yayınları, İstanbul 2017, s.16-17.