Oğlunun ellerinden kayıp gittiğini gören baba, ona reddedemeyeceği bir teklifte bulunur: “Okul yok, iş yok, sorumluluk yok, uyuşturucu yok, her gün 5’e kadar uyuyabilecek fakat beraber haftada 3 film izlenecek.” Bunu lise çağındaki çocuğunu hizaya getirmeye çalışan bir babanın son çırpınışları olarak kabul edin lütfen. Yöntemi tartışırız… Hayatta her şeyin okullar sayesinde kazanılabileceğini tartışmaya dahi açmayan bizlere bu durum epey garip geliyor. Gerçi kitapta görüyoruz ki babaya da öyle geliyor. Çünkü o andan sonra yaptığı her hareket çocuğun okula dönmesini sağlamaya yönelik olacak. Ancak baba arada kendisini de sorgulayacak. Acaba çocuğu okuldan almakla iyi mi ettim, onu okula dönmeye ikna etme noktasında başarılı olacak mıyım, sadece film seyrettirmekle eğitim olur mu türünden kendi içinde yaşadığı tartışmaları bol bol okuyacağız.
David Gilmour tarafından yazılan “Film Kulübü” adından da belli olacağı üzere bir filmler kitabı. Okuldan kaçan, ödevlerini aksatan ve hatta yapmayan, eğitimi hiç mi hiç önemsemeyen bir çocuğa –Jesse- “okulu bırakabilirsin” demek tilkiye “tavuk sever misin?” diye sormakla eş değer olsa gerek. Tilkinin meşhur cevabını bilirsiniz: “Gülmekten konuşamıyorum ki…” Jesse’nin durumu tam da bu. Fakat “Kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz” misali beklenmedik istekleri de karşılanmış kalbi temiz bir vatandaştan bahsedemeyeceğim maalesef.
Şu eğitim meselesine dönecek olursak ben de şahsen muhakkak üniversite eğitimi alınması fikrinden çok çok uzağım. Hayata sadece üniversite okuyanların hazır olduğu düşüncesi epey sakat bir düşünce. Yıllarca alınan eğitimin ardından elinde hiçbir becerisi olmayan, beyni teorik bilgilerle şişirilmiş bir genç kimin işine yarar? Bu hususu eğitimcilerimiz tartışır, benden bu kadar.

Şeytan yoldan çıkarma gereği duymuyor
Babanın amacı belli ancak çocuğun herhangi bir amacı yok. Anlayışla karşılamak gerekir ki o yaşlarda kimsenin bir amacı olmaz. Babanın ilk hedefi oğluna gelecek kaygısını öğretmek ya da en azından hatırlatmak. Eğitimin ilk zamanlarında bu pek de işe yaramışa benzemiyor. Esasında çocuğun durumdan memnun olması büyük sorun. Oysa babası oğlunun üzülmesini, gelecek konusunda ümitsizliğe kapılmasını istiyor. Eğer bunda başarılı olsaydı muhtemelen bu bir kitap değil kimseye beş kuruş faydası olmayan bir sosyal medya paylaşımı olurdu. Ben de acaba bu hafta hangi kitaptan bahsetsem diye biraz daha uzun düşünürdüm. Zaten çocukta herhangi bir değişim, gelişim ve aklı başına gelme hâli yok.
Ancak çocuk son derece uyumlu davranıyor. Sıkıcı filmlere ve babasının örneğin The Beatles’tan bahsetmesine bile katlanıyor. Gerçi öyle sağlam anlaşma yapsam ben de ağzımı açmam. Bu arada çocuk diyorsam ağız alışkanlığından. Maşallah alkol, sigara, uyuşturucu –sadece bundan uzak durması isteniyor- ve diğer kötü alışkanlıklar bunda. Çocuk deyip masumlaştırmak hiç doğru değil. Batı’nın serbestlik modelinin ortadan ikiye ayrıldığını bir kez daha görüyoruz. Çocuk öyle bir duruma gelmiş ki şeytan bunu yoldan çıkarma gereği duymuyor.
Jesse’nin küçük kafasıyla yarattığı sorunları çözmek zorunda değiliz
Zaman geçtikçe eğlenceli günleri geride bırakıp hayatın zorluklarının daha fazla hissedildiği günlere geçiş yapıyoruz. David Gilmour, işsiz ve ümitsizdir artık. Başladığı bu riskli iş gereğinden fazla uzamıştır. Kitapla ilgili eleştirilebilecek en önemli husus bir ergenin triplerini çekmek zorunda kalışımız… Özel hayatındaki çalkantılar, saplantılar ve çoğu çözümsüz problemler bir noktadan sonra bıkkınlık veriyor. Oysa David Gilmour anlattığı filmlerde dikkat çektiği sahnelere, röportaj yaptığı ünlülerin karakterleri hakkında verdiği bulunmaz bilgilere devam etmeli idi. Çünkü kimi ayrıntılar bizim alelade geçiştirdiğimiz sahnelerde gizli olabiliyor. Babaya buradan sesleniyorum: Bir ergenin küçük kafasıyla yarattığı sorunları çözmemizi ya da bu sorunlar nedeniyle ahlayıp vahlamamızı bekleme. Unutma ki o bizim değil senin çocuğun. Onu bu hale getiren sensin.

Jesse’nin özel hayatındaki gelgitlerin bir yerde biteceğini düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Tüm bu çalkantılara, acılara, sevinçlere babası da ortak. Babasından aldığı fikirler Jesse’nin ne kadar az büyüdüğünü gösteriyor. Babasının halden anlayan tavırları bizden ne kadar uzaksa oğlunun zayıf psikolojisi bozulmasın diye söylediği gerçek olmayan sözler de bize o kadar yakın.
Yine de ben iyi şeyleri görmek ve sizlere aktarmak istiyorum. Eleştiriyorum ama David Gilmour inanılmaz bir film ve isim hafızasına sahip. Stephen King’in Stanley Kubrick’ten hiç hazzetmediğini, Truman Capote’nin Tiffany’de Kahvaltı’da Audrey Hepburn’ün oynamasından hiç hoşlanmadığını ondan öğrendim. Ayrıca ünlü yönetmen Roman Polanski’nin ne kadar aşağılık biri olduğunu bu kitapla yeniden hatırladım. Ona destek veren ünlülerin de ondan aşağı kalır yanı yok. Polanski’nin neler yaptığını öğrenince bana katılacaksınız; az bile demişsin diyeceksiniz. O halde –açık kaynaklarda var- zaman kaybetmeden öğrenin derim.
Haftada 3 film öngörülüyor ama buna uyulmuyor; zaten uymak çok güç. Adı geçen filmler kitabın sonunda harf sırasıyla hem Türkçe hem de orijinal isimlerine göre listelenmiş. Ne izlesem diye kara kara düşünenlerin bu listeye göz atmasında fayda var. En kültünden en bilinmeyenine kadar 100’ü aşkın filmden izleyecek bir şeyler bulursunuz diye tahmin ediyorum. Burada yeri gelmişken David Gilmour’dan güzel bir tekrar film izleme “repliği” alıntılamak isterim. Diyor ki: “Üniversitedeki abilerimin bana söylediği bir sözü tekrar hatırladım. Bir filmi ikinci kez seyretmek aslında ilk kez seyretmektir. Başından sonuna ne kadar güzel kurgulandığını anlayabilmek için sonunu bilmeniz gerekir.” Demek ki güzel bir film tekrar tekrar izleniyormuş.
Başta bir plan proje vardı ama zaman ilerledikçe görüyoruz ki film izletmekle ilgili öyle elle tutulur bilimsel bir organizasyon yokmuş. Çünkü her şey bir noktadan sonra doğaçlama ilerliyor. “Jesse’nin aklına şu gelir; o filmi izletmeyeyim”, “Jesse böyle düşünür başka film izlesin”, “Jesse çok üzgün daha fazla üzmeyeyim” diye diye her şey altüst oluyor. Mesela Alfred Hitchcock’un Kuşlar filminin en iyi sahnesinden bahsederken herhangi bir eğitim amacı yok. Göreceksiniz o bölüm spontane gelişen bir bölümdü. Fakat o sıralarda David Gilmour işsiz olduğunu ve sabah, öğle, akşam, gece boş olduğunu kendisi söylüyor. Hatta kitabın sonlarında iyi ki de işsizim de diyor. Fimlerle biraz da oğlunu yanında tutmak amacı güdüyor diyebiliriz.
Millet ne der dememiş yazmış
Kitabın kritik noktalarından birisi babanın “bence senin yerin üniversite” dediği bölüm. Bu noktadan itibaren okuyucuda çocuğun bir gün bu “gerekli kararı” vereceğine olan inancı artıyor. Her şeye rağmen okuyucu mutlu sona bayılır. Gerek babanın gerekse de Jesse’nin zarar görmesini istemiyor, şu badireyi okula yeniden dönerek atlatmasını istiyoruz. Bu kitabın mutlu sonu ancak Jesse’nin üniversite okumaya karar vermesi… Peki, bu kararı verecek mi?
Pek çok kişinin yazarın adından onun çok tanıdığımız bir müzisyen olduğu sonucuna ulaşmış olması muhtemel. Fakat bu David Gilmour o David Gilmour değil. Yani ünlü grup Pink Floyd’un gitaristi ve solisti David Gilmour değil. Anlatılanların gerçek hayattan bir kesit olduğunu düşünürsek kitaba –roman raflarında olsa da- anı kitabı diyebiliriz. David Gilmour’ın içtenliği, samimiyeti ve çevresel faktörlerden etkilenmeyen anlatım biçimi kitabın okunurluğunu artırıyor. İnanın millet ne der diye düşünmüş olsaydı böyle bir kitap hiçbir zaman ortaya çıkmazdı. Umuyorum ki adı geçen kişilerin –gerçek adlarıysa- rızaları alınmıştır. Çünkü çok fena ifşalar var.
Jesse’nin neredeyse tüm kitap boyunca acısını yaşattığı Chloë’yi Corrupted Nostalgia ile çektiği Angels adlı şarkının klibinde görebilirsiniz. YouTube vasıtasıyla ulaşılabileceğiniz şarkı açıkçası pek bir şeye benzemiyor. Eminem türü bir şeylere çalışılmış ama olmamış. Yine YouTube vasıtasıyla David Gilmour ve Jesse Gilmour’la kitapla ilgili yapılmış söyleşiye ulaşmak da mümkün.