Bir toplumun en büyük serveti bankalarındaki para değildir.

Ne altın rezervleridir…

Ne dövizidir…

Ne de gökdelenleridir.

Bir toplumun gerçek serveti, birbirine duyduğu güvendir.

Hiç tanımadığı bir insanın acısını kendi acısı gibi hissedebilmesi, dünyanın öbür ucundaki bir çocuğun yaşaması için cebindeki son parayı gönderebilmesi, deprem enkazının başında hiç düşünmeden telefonuna sarılıp “Ben de bir can kurtarmak istiyorum.” diyebilmesidir.

İnsanlığı insan yapan tam da budur.

Bu yüzden yardım faaliyetleri hiçbir zaman sadece para toplama işi değildir.

Orada toplanan şey aslında paradan çok daha değerlidir.

Vicdandır.

Merhamettir.

İnandığın bir insana emanet ettiğin umuttur.

Çünkü bağış yapan insanların büyük çoğunluğu, gönderdikleri paranın nereye gittiğini hiçbir zaman görmez. Hastaneye gidip o çocuğu ziyaret etmez. Yapılan evi tek tek kontrol etmez. Açılan kuyunun başında fotoğraf çektirmez.

Onlar sadece güvenir.

“Ben yetişemiyorum ama sen benim adıma yetiş.”

İşte yardımın özü budur.

Son yıllarda Türkiye’de bu güvenin en güçlü sembollerinden biri Haluk Levent oldu.

Milyonlarca insan onu sadece bir sanatçı olarak değil, kendisine emanet edilebilecek güvenilir bir isim olarak gördü. Bir afet olduğunda, bir çocuk yardım beklediğinde, bir hasta tedavi masrafını karşılayamadığında insanlar uzun uzun düşünmeden destek verdi. Çünkü inandıkları şey yalnızca bir kampanya değildi; emanet duygusuydu.

Tam da bu nedenle, Haluk Levent ve yardım faaliyetleri etrafında ortaya çıkan iddialar ile yürüyen hukuki süreç, yalnızca dosyalardaki belgelerden ya da mahkeme salonlarından ibaret değildir. Hukuki sürecin sonunda ne karar verileceği yargının konusudur. Ancak toplumda oluşan kırgınlık ve hayal kırıklığı ise çok daha farklı bir meseledir.

Çünkü insanlar, bir yardım çağrısına cevap verirken aslında kendi vicdanlarını teslim ederler.

Bir annenin tedavisi için gönderilen para…

Bir depremzedenin sıcak bir yuvaya kavuşması için yapılan bağış…

Bir çocuğun okul masrafı için verilen destek…

Bunların her biri sadece banka hesabına gönderilmiş rakamlar değildir.

Her biri bir duadır.

Bir umuttur.

Bir insanın başka bir insana duyduğu sarsılmaz güvendir.

İşte o güven sarsıldığında kaybedilen şey yalnızca para olmaz.

Asıl kayıp, insanların iyilik yapma cesaretidir.

Bugün Türkiye’nin herhangi bir köşesinde gerçekten yardıma muhtaç bir çocuk için kampanya başladığında, belki binlerce insanın zihninden aynı cümle geçecek:

“Ya yine kandırılıyorsak?”

Belki gerçekten tedavi bekleyen bir çocuk, başkasının yaptığı hataların bedelini ödeyecek.

Belki gerçekten evsiz kalan bir aile, insanların kaybolan güveni yüzünden beklediği desteği bulamayacak.

Belki gerçekten ameliyat masasında umut bekleyen bir hasta, toplumun içine düşen şüphenin kurbanı olacak.

İşte asıl felaket budur.

Çünkü güven kaybı bulaşıcıdır.

Bir kişiye duyulan öfke zamanla herkese yönelir.

Bir kurumdan duyulan şüphe, bütün yardım kuruluşlarını etkiler.

Bir dosyada yaşanan tartışma, milyonlarca insanın vicdanına gölge düşürür.

Toplumlar yalnızca ekonomik krizlerle yoksullaşmaz.

Merhamet krizleri de vardır.

İnsanlar iyilik yapmaktan vazgeçmeye başladığında, o toplum görünmeyen bir çöküş yaşamaya başlar.

Bugün en büyük ihtiyaç, sadece hukukun gerçeği ortaya çıkarması değildir.

Aynı zamanda toplumun kaybettiği güvenin yeniden inşa edilmesidir.

Çünkü hukuk suç varsa cezasını verir.

Ama kırılan güveni hiçbir mahkeme kararı tek başına onaramaz.

Bir çocuğun kumbarasından çıkan beş lira…

Bir emeklinin maaşından ayırdığı yüz lira…

Bir annenin bileziğini bozdurup gönderdiği bağış…

Bunlar mali tabloların kalemi değildir.

Bunlar bu milletin vicdanıdır.

Ve vicdanın kırıldığı yerde, en büyük enkaz betonlardan değil, insanların kalplerinden yükselir.