Bugün laboratuvarlarda, üniversite amfilerinde, teknoparklarda "küresel dünya" adına en çok neyi tüketiyoruz? İngilizce makaleleri, yabancı terimleri, başka kültürlerin zihin dünyamıza biçtiği kalıpları... Peki, bu coğrafyanın gördüğü en parlak beyinlerden, kuantum kimyasının dahisi Prof. Dr. Oktay Sinanoğlu’nu kaç kişi hatırlıyor? Sokaktan rastgele on kişiyi çevirip sorsak muhtemelen sessizlikten başka bir şey alamayız.

Dünyanın en prestijli üniversitelerinden biri olan Yale’de 28 yaşında profesör ünvanı alarak "20. yüzyılın en genç profesörü" ünvanını kazanan bir bilim insanı, nasıl olur da kendi topraklarında unutulmaya terk edilir?

Cevap acı ama net: Çünkü Oktay Sinanoğlu, "Türk, Türkiye, Türkçe" diye haykırmaktan bir an olsun vazgeçmedi.

Bilimi Kendi Dilinde Üretmek

Sinanoğlu’nun davası sadece romantik bir milliyetçilik değildi; onunki akılcı, bilimsel ve son derece stratejik bir uyarıydı. "Bir milletin dili o milletin kalbidir, beyinidir. Dilini kaybeden bir millet, her şeyini kaybeder" diyordu. Ona göre bilim yabancı bir dille öğrenilebilirdi belki ama bilim ancak ana dille üretilebilirdi.

O, Amerikan üniversitelerinde kapısında kuyruk olunan, Nobel'e aday gösterilen bir dahiydi. İstese adını unutturur, Batı’nın kozmopolit akademik ikliminde sadece küresel bir "bilim insanı" olarak konforlu bir hayat sürebilirdi. Ama o, konforu elininin tersiyle itti. Türkiye’ye döndü; ODTÜ’de, Boğaziçi’nde eğitime, bilime ve en önemlisi Türkçe eğitime omuz verdi.

Neden Unutuldu?

Bugün Oktay Sinanoğlu’nun adının hafızalardan silinmeye çalışılması ya da mahsusen unutulması tesadüf değildir.

- Çünkü o, "eğitim dili İngilizce olmalıdır" safsatasına karşı en gür sesle başkaldıranlardandı.
- Çünkü o, Türkiye’nin küresel sermayenin ve kültürel emperyalizmin açık pazarı haline getirilmesine karşı çıktı.
- Çünkü o, "Eğitim dili yabancı dil olursa, gençler kendi ülkesine, kendi kültürüne ve kendi insanına yabancılaşır; köksüzleşir" uyarısını yaptı.

Ne yazık ki popüler kültürün, hızla tüketilen dijital trendlerin ve "ne kadar yabancı o kadar modern" yanılgısının hâkim olduğu günümüz dünyasında, köklerine bağlı kalanlar değil, küresel rüzgâra kapılanlar alkışlanıyor. Sinanoğlu gibi "önce insan, önce kendi dilimiz ve ülkemiz" diyenler ise yaftalanıyor ya da kulak ardı ediliyor.

Geç Kalmış Sayılmayız

Oktay Sinanoğlu, 2015 yılında bu dünyadan göçerken arkasında sadece bilimsel teoriler değil, coğrafyamıza bırakılmış devasa bir uyarı notu bıraktı. Onu unutmak, aslında kendi geleceğimizin anahtarını da kuytu köşelere fırlatıp atmak demektir.

Bir milleti ayakta tutan beton binalar, yüksek teknolojili fabrikalar veya milyar dolarlık bütçeler değildir; o milleti asıl yaşatan, kendi diliyle düşünebilen, üretebilen ve geçmişine sahip çıkan nesillerdir.

Bugün Oktay Sinanoğlu’nu anmamak, onun haklı çıktığı her acı tecrübede biraz daha sessizleşmemiz anlamına geliyor. Onu yeniden hatırlamak ve hatırlatmak; sadece bir dahiye vefa borcumuz değil, bu ülkenin yarınlarına olan borcumuzdur.

Ne diyordu dahi Türk: "Türkçe giderse Türkiye gider!" Kulak vermenin tam vakti değil mi?