Hicrî 1400 yılında, muharrem ayının ilk günü sabah namazı vaktinde tabutların içinde (Kâbe’ye) silah sokmuşlardı. 20 Kasım 1979’da gerçekleşen bu işgalde gençler Mehdi’nin zuhur ettiğini ilan etmişti… Namaza gelenleri ona itaate zorlamışlar, Mescid-i Haram’ın kapılarını kapatıp kendilerini de sağlama almışlardı.

Tüm bu olaylar El-Kaide’nin ve DAEŞ’in ortaya çıkmasından, hatta Körfez savaşlarından ve 11 Eylül 2001 saldırılarından önce yaşanmıştı. O zamanlar, Suudi Arabistan’da yönetim sarsılmış, Mescid-i Haram işgali iki hafta kadar sürmüştü. Sonunda rejim yabancı devletlerin de yardımlarıyla Mescid’e baskın yapılarak gençler yakalandı ve daha sonra idam edildiler.

Bu olay yeterince incelenmemiştir. Bu hareket tarzının nasıl ortaya çıktığını hakkıyla anlayabilmiş değiliz. Bu tür olaylar nasıl ve neden tekerrür edebiliyor? Bu girişimler başarılı olsaydı neler olabileceğini de sorgulamıyoruz. Gerçekten bir şeyler değişir miydi? Arap ve İslam ülkelerinde bağımsızlıklarını kazandıktan bu yana birbirini izleyen darbelere şahit olmuyor muyuz? Dahası rüşdü (dürüstlüğü, olgunluğu) kaybettiğimiz ve bir daha bulamadığımız Muaviye döneminden bu yana (darbelere) şahit olmadık mı?

Bazı insanların gecenin bir yarısında yönetime el koymak için darbe yapmasını akıllarımızın nasıl kabullenebildiğini kendi kendime defalarca sorguladım. Başarılı olurlarsa sonsuza dek tapılan (sahte) ilahlara, başarısız olurlarsa idamlık hainlere dönüşüveriyorlar! Biteviye tekrarlanan bu olguyu aydınlar nasıl kabullenebiliyorlar?

Böyle bir olguyu kabullenmem nasıl mümkün olabilir? Bir darbenin gerek Allah katında gerekse toplum nezdinde meşru olabileceği kanaatinde değilim. Aksine -her ne kadar kendileri ‘İslami’ ya da ‘demokratik’ iddialar ortaya koysalar da- darbecilerin de tiranların da aynı zihniyetin ürünü, tek bir modelin farklı görüntüleri olduğu kanaatindeyim.

Bu yaklaşımım, tiranların haklı olduğu ya da toplumsal ıslah talebinin yersiz olduğu anlamına gelmez. Ayrıca bu dinin uğruna hayatlarını feda eden gençlerin samimiyetinden de şüphe duymuyorum. Benim söylediğim şudur: Ey insanlar, bu yol yanlış! Bunların hepsi aynı mezhepten (zira aynı yöntemi benimsiyorlar). Gelen kişi gidenin bir benzeri. Öldürülen de öldürenin bir benzeri. Her ikisin de hem düşünce tarzı hem de gelecekleri aynı…

Bu sözlerime katılmayanlar tarih okusunlar ve nebilerin rüşd toplumunu ikna yöntemiyle nasıl inşa ettiğine baksınlar. Nebi aleyhisselam, şiddete başvurmadan ve tek bir kişiyi öldürmeden iktidara gelmiştir. En üst düzeyde bir meşruiyetle iktidara geldikten sonra, herhangi bir meşru devlette olduğu gibi kanunların uygulanması ve insanlar arasında zulmün ortadan kaldırılması maksadıyla (sınırlı ve ölçülü düzeyde) şiddet kullanımına izin vermiştir.  

1995’te Oklahoma’da bombalı eylem yapan, aynı yıl Tokyo metrosunu patlatan, 1981’de Enver Sedat’a suikast düzenleyen, 1995’te İzak Rabin’i öldüren, 2001 yılının Eylül ayında Amerika’ya saldıranlar, 2002’de Moskova’da tiyatro saldırısını gerçekleştiren, 2004 yılında Madrid, 2005 yılında Londra bombalamaları, 2011’de Oslo, 2015’te Paris saldırıları ve benzer saldırılar ile geçen yüz yıl boyunca savaş kararları almış olanlar, işte tüm bu insanlar, tarih bilgisinden yoksun olduklarını ve dünyada meydana gelen değişimi(n kanunu) bilmediklerini haykırmış oldular.

Mikroplar olarak adlandırdığımız mikroorganizmalar dünyasını keşfedene kadar salgın hastalıklar insanları silip süpürmüştür. Bu örneğe benzer şekilde ben de şöyle diyorum: Savaşlar, insanları katliamlar yapmaya iten kutsal fikrî varlıklar yüzünden kopar. Bizler (ne yazık ki bünyemizde) düşünce mikroplarını korumaya devam ediyoruz.

Bu fikirleri (yeri geldikçe) tekrar ediyorum. Kendimi de bu hususları yeterince açık şekilde ortaya koyamadığım için kendimi kınıyorum. Bu konuyu daha iyi izah edebilmek için çalışmaya da devam ediyorum.

Çeviri: Fethi Güngör