Dünya siyaseti yeniden eski bir gerçeği hatırlıyor:

Coğrafya kaderdir…

Türkiye ise o kaderin en zor kavşaklarından birinde duran ülkedir.

Bir ayağı Avrupa’da, bir ayağı Asya’da; Karadeniz’den Akdeniz’e, Kafkasya’dan Ortadoğu’ya kadar kriz hatlarının tam merkezinde bulunan Türkiye’nin lüksü hiçbir zaman tek boyutlu dış politika olmadı.

Bugün S-400 ve F-35 başlığında yaşanan tartışmayı da sadece “bir silah sistemi meselesi” olarak okumak büyük hata olur.

Bu mesele aslında Türkiye’nin 21. yüzyılda nasıl bir aktör olacağı sorusudur.

Birilerinin belirlediği blokların içinde hareket eden bir ülke mi?

Yoksa kendi güvenlik ihtiyaçlarını esas alarak bütün taraflarla konuşabilen merkez ülke mi?

Türkiye’nin son yıllarda inşa etmeye çalıştığı denklem tam da budur.

ANKARA NE WASHINGTON’U KAYBEDER NE MOSKOVA’YI

Rusya Devlet Başkanlığı Sözcüsü Dmitriy Peskov’un S-400 açıklaması bu nedenle dikkatle okunmalı.

Peskov, “Bu konu son derece hassas meseleler kapsamında yer alıyor. Türk tarafıyla temas halindeyiz” derken aslında Moskova’nın da konunun stratejik ağırlığının farkında olduğunu gösteriyor.

Çünkü Rusya açısından S-400 satışı sadece ticari bir savunma ihracatı değildi. Aynı zamanda bir NATO ülkesinin Rus hava savunma teknolojisini tercih etmesi bakımından sembolik anlam taşıyordu.

ABD açısından da F-35 meselesi sadece uçak meselesi değildi. Washington bunu kendi güvenlik mimarisi açısından değerlendirdi.

Ama Ankara açısından mesele çok daha basitti:

Türkiye kendi hava sahasını korumak zorundaydı.

Türkiye’nin hava savunma arayışı dün başlamadı.

1991 Körfez Savaşı’nda Saddam Hüseyin’in Scud füzeleri bölgeyi tehdit ettiğinde Ankara füze savunmasının ne kadar kritik olduğunu gördü.

2012’de Suriye’den atılan top mermilerinin Akçakale’ye düşmesi ve vatandaşlarımızın hayatını kaybetmesi, sınır güvenliğinin artık klasik yöntemlerle sağlanamayacağını gösterdi.

Türkiye yıllarca müttefiklerinden kalıcı hava savunma sistemi istedi.

Olmadı.

Sonunda Ankara kendi güvenlik ihtiyacına göre karar verdi ve S-400 aldı.

Bu karar bir eksen değişikliği değil, güvenlik boşluğunu kapatma hamlesiydi.

TÜRKİYE’NİN YENİ DIŞ POLİTİKA KODU: DENGE

Aslında Türkiye’nin bugün yaptığı şey tarihte ilk kez yaşanmıyor.

Osmanlı Devleti bile en güçlü dönemlerinde Avrupa dengelerini okuyarak hareket etti.

Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk de 1930’larda bir taraftan Batı ile ilişkileri geliştirirken diğer taraftan Sovyetler Birliği ile diyaloğu korudu.

1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi bunun en önemli örneklerinden biriydi.

Türkiye, büyük güçler arasındaki rekabeti doğru okuyarak Boğazlar üzerindeki egemenliğini güçlendirdi.

Bugün Ukrayna savaşında Montrö’nün yeniden dünyanın gündemine gelmesi tesadüf değildir.

Türkiye yine aynı şeyi yaptı.

NATO üyesi olarak Ukrayna’nın toprak bütünlüğünü savundu.

Ama Rusya ile bütün köprüleri atmadı.

Sonuç?

Tahıl koridoru kuruldu.

Esir takasları gerçekleşti.

Dünyada Moskova ile Kiev’i aynı masa etrafında buluşturabilen birkaç aktörden biri Türkiye oldu.

Çünkü diplomasi, herkesle kavga etmek değil; herkesle konuşabilecek pozisyonu koruyabilmektir.

F-35’E DÖNÜŞ, S-400’DEN KOPUŞ ANLAMINA GELMEMELİ

Bugün Ankara’nın önündeki kritik sınav budur.

Evet, Türkiye’nin F-35 programına dönüşü stratejik bir kazanım olabilir.

Beşinci nesil savaş uçağı teknolojisi, geleceğin hava üstünlüğünde önemli bir faktördür.

Ancak bunun bedeli Rusya ile kontrolsüz bir kriz olmamalıdır.

Çünkü Türkiye’nin Rusya ile masası sadece S-400’den ibaret değildir.

Karadeniz güvenliği var.

Suriye sahası var.

Enerji ilişkileri var.

Kafkasya dengesi var.

Turizm ve ticaret var.

Büyük devlet refleksi, bir dosyayı çözerken diğer bütün dosyaları yakmamaktır.

Türkiye bugün Soğuk Savaş’ın eski kalıplarına mahkum değildir.

“Ya Amerika ya Rusya” dönemi geride kaldı.

Yeni dünyanın dili farklı:

Hindistan Rusya’dan S-400 alırken ABD ile savunma işbirliği yapabiliyor.

Körfez ülkeleri Washington ile yakın çalışırken Pekin ve Moskova ile ekonomik ilişkiler kurabiliyor.

Dünya artık tek merkezli değil.

Ve Türkiye de bu yeni dünyanın pasif izleyicisi değildir.

Ankara’nın vermesi gereken mesaj açık:

“Biz NATO müttefikiyiz ama güvenliğimizi başkalarının takvimine bırakamayız.”

“Rusya ile konuşuyoruz ama hiçbir ülkenin ekseninde değiliz.”

“ABD ile sorunlarımızı çözeriz ama kendi stratejik bağımsızlığımızdan vazgeçmeyiz.”

Çünkü güçlü ülkeler başkalarının tercihlerini uygulamaz.

Kendi tercihlerini üretir.

Türkiye’nin bugün yapmaya çalıştığı şey de tam olarak budur:

Washington ile köprüleri güçlendirmek…

Moskova ile kanalları açık tutmak…

Ve Ankara merkezli bir dış politika inşa etmek.