Richard Feynman, modern kuantum elektrodinamiğinin mimarlarından biri olarak, evrenin mikro dokusunu en iyi çözen zihinlerden biriydi. Fakat o devasa entelektüel müktesebatın zirvesinde dururken bile, insanlığın en kadim düğümü karşısında dürüstçe durup şunu itiraf ediyordu: "Bilincin ne olduğunu bilmiyoruz. Nerede, nasıl oluştuğunu bilmiyoruz."
​Feynman’ın bu tespiti, sadece biyolojik bir mekanizmanın çözülememesine hayıflanma değildir; bilimin yapısal sınırlarına çarpıp geri dönen dalganın sesidir.
​Bugün fiziksel evrene dair bildiğimiz şey, muazzam bir geri dönüşüm senfonisinden ibaret. Bir insan öldüğünde, onu oluşturan karbon, hidrojen, azot ve atom altı parçacıklar yok olmuyor; toprağa, havaya, suya karışıyor. Yıldız tozundan gelen, yine yıldız tozuna dönüyor ve evrenin bir köşesinde form değiştirerek yaşamaya devam ediyor. Maddenin bu ölümsüz döngüsünü formüllerle, termodinamik yasalarıyla izleyebiliyoruz.
​Ancak tam bu noktada büyük bir ontolojik (varlıkbilimsel) boşlukla karşılaşıyoruz: Maddenin ardındaki o "bakan göz", deneyimleri biriktiren o "benlik", yani bilinç ya da kadim dildeki adıyla ruh nereye gidiyor? Formüller burada susuyor. Atomun izini süren bilim, o atomları bir araya getirip "anlam" üreten bilincin göçünü takip edemiyor.
​Peki, bu kadar devasa bir kör noktanın ortasındayken, "Evrendeki nihai gerçeği ve hakikati yalnızca bilim tespit eder" demek ne kadar gerçekçidir?
​Açıkçası, bu iddia rasyonel bir yaklaşımdan ziyade, pozitivizmin dogmatik bir dayatmasıdır. Bilim, doğası gereği "nasıl" sorusuyla ilgilenir; mekanizmaları çözer, işleyişi haritalandırır. Fakat "neden" sorusu, hayatın anlamı, ölümün ötesi ve bilincin kökeni gibi alanlar, onun laboratuvar tüplerine sığmayacak kadar geniştir. Evreni, hayatı ve en önemlisi "sonrasını" açıklamak, sadece ölçülebilir verilerle yürütülen bir süreç olamaz.
​Burada sarsıcı bir gerçeği teslim etmek gerekir: Bilimin de kendine ait bir "dini", yani rasyonel sınırların bittiği yerde başlayan bir aksiyomlar (doğruluğu kanıtlanmadan kabul edilen ilkeler) bütünü, bir inanç ve sezgi estetiği yoksa, asla bütüncül bir varlık açıklaması sunamaz. Kastettiğim şey, kurumsallaşmış dogmalar değil; bilinmeyenin karşısında duyulan o kutsal hayret, rasyonel aklın ötesindeki aşkın (transandantal) gerçekliği kabul etme olgunluğudur.
​Eğer bilim, kendi sınırlarını kutsallaştırıp her şeyi açıkladığı vehmine kapılırsa, kendi tabusu altında ezilir. Bilinç gibi, ölüm sonrası gibi mutlak bilinmezlerin sınırında, bilimin de metafizikle, sezgiyle ve inançla barışık bir felsefe geliştirmesi şarttır.
​Bu yüzden, hiç kimse çıkıp da "Bilim gerçeğin yegane ve mutlak açıklayıcısıdır" ezberini tekrarlamasın. Bilim, elimizdeki en güçlü fenerdir; yürünecek yolu, karanlıktaki taşları gösterir. Ancak yolun nereye çıktığını, arkasındaki uçurumu ve o feneri tutan elin asıl sahibini açıklamak için fenerden çok daha fazlasına, varlığın derinliklerine bakan bir iç gözü ihtiyacımız var. Evrenin muazzam sırrı, sadece laboratuvarda ölçülenle değil, gönülde ve zihinde sezilenle tamamlanmayı bekliyor.