Ortadoğu yeniden kaynıyor. Körfez’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Afrika’ya kadar uzanan hat boyunca güç dengeleri her gün yeniden kuruluyor. Enerji yolları, vekâlet savaşları, yaptırımlar, istihbarat operasyonları… Büyük güçlerin satranç tahtasında taşlar hızla yer değiştirirken, birçok ülke bu fırtınada savruluyor. Türkiye ise bu kaotik denklemde ne savrulan ne de edilgen kalan bir aktör olarak, sahada olduğu kadar masada da ağırlığını hissettiriyor.
Bugün Dışişleri Bakanlığı’nın yürüttüğü diplomasi trafiğine bakıldığında, sıradan bir dış politika refleksinden değil; çok katmanlı, çok boyutlu ve stratejik derinliği olan bir akıldan söz ediyoruz. Bu akıl, sadece krizleri yönetmeye değil, krizlerden alan açmaya odaklanıyor. Ve açık konuşalım: Bu, her ülkenin başarabileceği bir iş değil.
Tarihe bakalım… Osmanlı’nın son döneminde, özellikle 19. yüzyılda “denge politikası” diye adlandırılan yaklaşım, büyük güçler arasında ayakta kalmanın temel stratejisiydi. Bugün Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi ise o denge politikasının çok daha sofistike, çok daha aktif bir versiyonu. Artık mesele sadece hayatta kalmak değil; oyun kurmak, yön vermek.
Karadeniz’de tahıl koridoru anlaşması bunun en net örneklerinden biri oldu. Rusya-Ukrayna savaşı küresel bir gıda krizine dönüşürken, Türkiye’nin devreye girerek iki tarafla aynı anda konuşabilen tek ülke olması, Ankara’nın diplomatik kapasitesini dünyaya gösterdi. Aynı şekilde, esir takasları, arabuluculuk girişimleri ve liderler diplomasisi… Bunlar “iyi niyet jesti” değil; doğrudan güç projeksiyonudur.
Kafkasya’da Azerbaycan’ın Karabağ zaferi sonrası oluşan yeni dengede Türkiye’nin rolü belirleyici oldu. 2020’deki savaş, sadece sahada kazanılmadı; masada da tescillendi. Zengezur Koridoru tartışmaları, bölgesel ulaşım hatlarının yeniden şekillenmesi ve Türk dünyasının entegrasyonu… Bunların her biri, Ankara’nın uzun vadeli stratejik vizyonunun parçaları.
Doğu Akdeniz’de ise tablo daha da çetin. Enerji rezervleri üzerinden yürüyen paylaşım kavgasında Türkiye’ye rağmen bir denklem kurmaya çalışan blokların nasıl dağıldığını gördük. “Mavi Vatan” doktrini sadece bir askeri konsept değil, aynı zamanda diplomatik bir duruşun adı oldu. Libya ile imzalanan deniz yetki alanları anlaşması, bu oyunun kurallarını baştan yazdı.
Şimdi gelelim asıl meseleye…
Türkiye’ye yıllarca “eksen kayması” suçlaması yöneltenler, bugün Ankara’nın aynı anda Washington’la, Moskova’yla, Pekin’le, Tahran’la ve Brüksel’le konuşabilme kapasitesini anlamakta zorlanıyor. Çünkü alıştıkları dünya düzeninde ülkeler ya bir bloktaydı ya diğerinde. Türkiye ise bu kalıpları kırdı.
Bu kırılma bir tercihin sonucu değil, bir zorunluluğun ürünüydü. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye, güvenlik mimarisini yeniden inşa ederken dış politikada da daha bağımsız bir hat çizmek zorunda kaldı. Savunma sanayii atılımları, enerji çeşitlendirme politikaları ve bölgesel ittifaklar bu sürecin doğal uzantılarıydı.
Bugün Dışişleri’nin yürüttüğü diplomasiye “sert” diyenler var. Doğru… Çünkü dünya artık yumuşak cümlelerle yönetilmiyor. Gücün, caydırıcılığın ve kararlılığın olmadığı bir diplomasi, sadece temenniden ibaret kalır. Türkiye ise temenni değil, sonuç üreten bir hat izliyor.
Ama burada altını çizmek gereken kritik bir nokta var: Bu başarı, sadece sahadaki askeri güçle açıklanamaz. Diplomasi olmadan askeri kazanımlar kalıcı hale gelmez. Dışişleri’nin yaptığı tam olarak budur; sahada kazanılanı masada mühürlemek.
Bugün Gazze’den Ukrayna’ya, Sudan’dan Suriye’ye kadar birçok kriz başlığında Türkiye’nin adı “çözüm adresi” olarak anılıyorsa, bu tesadüf değildir. Bu, yıllardır inşa edilen bir güvenin sonucudur.
Elbette eksikler yok mu? Var. Her büyük stratejinin içinde riskler de olur. Ama şunu net söyleyelim: Türkiye artık edilgen bir izleyici değil, oyunun kurucu aktörlerinden biridir.
Ve belki de en önemlisi…
Dünya yeniden şekillenirken, Ankara bu kez masada sandalye arayan değil, masayı kuranlardan biri olma iddiasını sürdürüyor.
Bu iddia, sadece bir dış politika tercihi değil; bir devlet refleksidir.
///////////
RAFTA ÇÜRÜYEN DOSYA DEĞİL, ADALETİN İRADESİ KONUŞTU
Altı yıl… Bir dosyanın tozlanması için uzun, bir vicdanın susması için ise fazla uzun bir süre. Gülistan Doku dosyası, yıllarca kamuoyunun zihninde “yarım kalmış bir hikâye” olarak asılı kaldı. Her geçen gün, sadece bir kayıp vakası değil; aynı zamanda adaletin gecikmesiyle büyüyen bir toplumsal yara haline dönüştü. Ta ki bugünlere kadar…
Dosya yeniden açıldı. Ama bu sıradan bir “gözden geçirme” değil. Bu kez mesele, yalnızca olayın faili ya da failleri değil; sürecin kendisi. Kim neyi görmezden geldi? Hangi kapılar kapalı tutuldu? Ve en önemlisi… “dokunulmaz” denilen hangi alanlara kim neden dokunmadı?
İşte tam bu noktada, Akın Gürlek’in ortaya koyduğu irade, Türkiye’de yargının son yıllardaki en kritik eşiklerinden birini temsil ediyor. Çünkü bu hamle, sadece bir dosyayı raftan indirmek değil; o rafı oraya koyan zihniyeti sorgulamaktır.
Türkiye’nin hukuk tarihinde benzer kırılmalar vardır. 1990’ların karanlık dosyaları, faili meçhuller, Susurluk sonrası açılan tartışmalar… O dönemlerde de “devletin dokunulmaz alanları” konuşulurdu. Ama çoğu zaman bu alanlara yaklaşmak bile cesaret isterdi. Bugün ise farklı bir tabloyla karşı karşıyayız. Artık mesele, o alanların varlığı değil; o alanların üzerine gidilebilmesidir.
Gülistan Doku dosyasının yeniden açılması, bu anlamda bir milat niteliği taşıyor. Çünkü bu kez sadece adli bir süreç işlemiyor; aynı zamanda bir hesaplaşma başlatılıyor. Dönemin valisinden başlayarak, sürecin tüm aktörlerinin mercek altına alınması, “kim olursa olsun” ilkesinin lafta kalmadığını gösteriyor.
Burada açık konuşmak gerekiyor…
Türkiye’de en büyük sorun, çoğu zaman suçun kendisinden ziyade, suçun üzerinin örtülme ihtimalidir. İnsanlar, adaletin tecelli edip etmeyeceğinden çok, adaletin cesaret gösterip gösteremeyeceğini sorgular. İşte bugün atılan adım, tam da bu sorguya verilmiş net bir cevaptır.
Bu noktada Akın Gürlek’in tavrını sadece “bir karar” olarak okumak eksik kalır. Bu, aynı zamanda bir mesajdır. Yargı, artık sadece sonuç üreten bir mekanizma değil; süreçleri de temizleyen bir irade ortaya koyuyor.
Elbette bu süreç kolay olmayacak. Yıllar boyunca oluşmuş ilişkiler ağı, ihmaller zinciri ve belki de bilinçli suskunluklar… Hepsi tek tek açığa çıkacak. Bu da bazı çevreleri rahatsız edecektir. Ama adalet, zaten rahatsız etmeden tesis edilemez.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey tam da budur: Gecikmiş de olsa, eksiksiz bir hesaplaşma.
Gülistan Doku’nun akıbeti ortaya çıkacak mı? Bu sorunun cevabı henüz net değil. Ama artık şu kesin: Bu dosya bir daha kapanmayacak şekilde açıldı.
Ve belki de ilk kez…
Toplum, bir dosyanın değil; bir iradenin peşinden gidildiğini görüyor.
Bu yüzden, korkusuz bir şekilde o rafı indirenlere bir selam vermek gerekir.
Çünkü bazen adalet, sadece hüküm vermekle değil…
Yıllarca susulanı konuşmaya cesaret etmekle başlar.