Son birkaç haftadır her an İran’a saldırı olabilir gündemine şahit olmaktayız. Bu durum ülkemizdeki sözde Filistin yanlısı bazı İran düşmanlarını içten içe heyecanlandırıyor olsa da gerçekleri ısrarla vurgulamak gerekir. Bugün yerle yeksan görünen Filistin’in dik durmasını sağlayan iki kolon Türkiye ve İran’dır.

Filistin meselesi söz konusu olduğunda hamasetle gerçekleri birbirine karıştırmanın bu vicdani meseleye herhangi bir faydası yok. Eğer bugün Filistin hala tamamen susturulamamışsa bunun en büyük nedenlerinden biri İran’ın kurduğu dengedir ve bu dengeyi kabul etmek İran’ı idealize etmek anlamına gelmez. Aynı şekilde eleştiri kapılarını kapatmak da değil. Ama sahada oluşmuş bir gerçeği yok sayarak Filistin’e katkı sunmanın mümkünatı yok. Duygularımızla değil gerçeklerle konuşmak zorundayız ki en azından ben öyle yapmak istiyorum ve bu yazıyı yazarken ‘İrancı’ görünmek gibi bir derdim tabii ki yok. Geçmişte Lübnan’ın güneyinde Hizbullah tarafından tutuklanan biri olarak sahada olan bitene bakıyorum ve gördüğümü yazıyorum.

İdeolojik ya da mezhepsel tercihlerden ziyade sahadaki reel dengelerin sonucu olarak Filistin direnişinin ayakta kalabilmesi bölgesel bir güç olan İran’ın varlığıyla doğrudan bağlantılı. İran’a yönelik günden güne artan diplomatik, ekonomik ve askeri baskıların yalnızca rejimi hedef aldığını söyleyemeyiz, burada asıl hedef Filistin’i bölgesel destekten yoksun bırakmak ve yalnızlaştırmak.

Bu baskıların Filistin sahasına nasıl yansıdığını görmek için çok uzaklara bakmaya gerek yok. Destek hatları zayıfladıkça Filistin’in hareket alanı da daralıyor. Örneğin Hamas ve Hizbullah’ın ne kadar zayıflatıldığı artık gizlenen bir şey değil. Bu zayıflatmanın Filistin açısından ne anlama geldiği ise her gün Gazze’de yaşananlarla daha net görülüyor.

Olası görmemekle birlikte belirtmeliyim ki bu kutlu meseleyi dış politika başlığı olarak değil bir varoluş meselesi olarak ele alan İran bir şekilde devre dışı bırakıldığında Filistin çok kolay bir lokma haline gelecektir.

Lübnan’dan Gazze’ye uzanan hatta Filistin’in askeri ve siyasi kapasiteye bir şekilde sahip olmasında İran’ın rolü asla inkar edilemez. Ülkemizden bağımsız söylemeliyim ki diğer Müslüman ülke yöneticilerinin riyakar ve basiretsiz tutumunun yanında İran rejiminin çok zor şartlarda bu meseleye dair kurduğu stratejik dengenin önemini görmezden gelmek son derece abestir. Bugün önemli bir refaha sahip bölgedeki diğer ülkeler Filistin söz konusu olduğunda kınama mesajlarıyla yetinirken İran tüm ekonomik zorluklara rağmen sahada gerçek bir maliyet üstleniyor. Burada ‘maliyet’ kavramı oldukça önemli çünkü Filistin’e destek vermek sadece açıklama yapmakla sınırlı kaldığında ciddi manada önemini yitiriyor. Gerçek destek bedel ödemeyi göze almakla mümkün oluyor. Bugün Gazze’de kime sorsanız bu konuda Türkiye ve İran’a minnettarlığını belirtecektir. Bu minnettarlık ideolojik değil yaşananların doğal bir sonucu olmalı ki Filistin halkı sahada kimin gerçekten yanında durduğunu çok net ayırt edebiliyor.

Sonuç olarak böyle bir tabloda mezhepçilik gözeterek İran’a yönelik baskılar karşısında mesafeli ya da suskun kalmak dolaylı yoldan Filistin’in yalnızlaştırılmasına katkı sunmaktır. Meydanlarda Filistin denildiğinde oluşturduğumuz ortak vicdan bu halkın kıymetli miraslarından biri ancak jeopolitik gerçeklerden kopmak bu ortak vicdanı etkisizleştirir. Burada ülkemiz için esas olan İran’ı sevmek ya da tamamen onaylamaktan ziyade bölgedeki güç dengesini doğru okumaktır. Tartışılmamalıdır ki İran yalnızca Filistin’in değil bölgedeki tek taraflı planlanan Siyonist hegemonyanın önündeki en büyük engellerden biri.