Değerli dostlar, değerli okuyucular;
Siyaset, bazen hakikatin değil algının yönetildiği bir alana dönüşüyor. Bugün CHP’de yaşanan tablo da bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.

Ben son zamanlarda televizyon ekranlarındada aynı tespitte bulunuyorum :

“Kemal Kılıçdaroğlu, CHP seçmeninin gözünde adeta bir nefret objesi hâline getirildi.”

Evet, tam olarak yaşanan budur.

Yıllarca CHP’nin genel başkanlığını yapan, Ekrem İmamoğlu’nu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday gösteren, Mansur Yavaş’ın önünü açan, “helalleşme” söylemiyle CHP’yi yıllar sonra merkez sağ seçmene yaklaştırmaya çalışan kişi bugün adeta bütün kötülüklerin sorumlusu ilan edilmektedir.

Peki neden?

Çünkü mutlak butlan tartışmalarıyla birlikte yeniden CHP yönetimine dönmesi ihtimali ortaya çıktı.

O andan itibaren hakkında öyle bir propaganda yürütüldü ki…

“Koltuk sevdalısı…”

“Egoist…”

“Bencil…”

“İktidarın işine yarıyor…”

“İktidarla hareket ediyor…”

Sanki yıllarca aynı partinin başında bulunan kişi o değilmiş gibi…

Sanki Ekrem İmamoğlu’nu Türkiye’ye tanıtan siyasi irade kendisi değilmiş gibi…

Sanki İstanbul’un kazanılmasının önünü açan isim o değilmiş gibi…

İnsan ister istemez şu soruyu soruyor:

Düne kadar alkışlanan Kemal Kılıçdaroğlu, bugün ne değişti de bir anda CHP tabanının nefret objesi ilan edildi?

Asıl konuşulması gereken konu ise bambaşkadır.

Ekrem İmamoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçildikten sonra bütün enerjisini İstanbul’a mı verdi?

Yoksa çok kısa süre içinde gözünü CHP Genel Başkanlığına ve Cumhurbaşkanlığı adaylığına mı çevirdi?

2023 seçim sürecini hatırlayın.

Aylar boyunca “Kemal Kılıçdaroğlu kazanamaz” algısı işlendi.

Televizyon ekranlarında aynı isimler aynı cümleleri kurdu.

Köşe yazılarında aynı söylemler tekrar edildi.

Siyasi kulislerde aynı senaryolar dolaştırıldı.

Meral Akşener’in çıkışıyla birlikte adaylık tartışmaları zirveye taşındı.

Sonuç ne oldu?

CHP aylarca kendi adayını tartıştı.

Türkiye’nin sorunlarından çok parti içi iktidar mücadelesi konuşuldu.

Bugün yaşanan ayrışmanın temelleri işte o günlerde atıldı.

Şimdi ise ortaya çok ağır bir tablo çıktı.

Atatürk’ün kurduğu parti tarihinin en büyük bölünmelerinden birini yaşıyor.

Peki bunun sorumlusu kim?

Yıllarca partiyi yöneten ve sonunda kenara çekilen Kemal Kılıçdaroğlu mu?

Yoksa parti içinde bitmeyen liderlik mücadelesini büyütenler mi?

Bana göre CHP’nin en büyük problemi, siyasi rekabetini iktidarla yapmak yerine kendi içinde yapmasıdır.

Recep Tayyip Erdoğan gibi seçim kazanma tecrübesi yüksek bir lidere karşı mücadele eden bir partinin kendi kendini ikiye bölmesi, en büyük zararı yine kendi seçmenine vermektedir.

Siyasi rekabet elbette olacaktır.

Liderlik yarışı da olacaktır.

Ancak bunun yolu partiyi parçalamak değildir.

Bunun yolu seçmeni ikiye bölmek değildir.

Bunun yolu bütün faturayı tek bir kişiye kesmek değildir.

Bugün CHP’de oluşan tabloya baktığımda şunu görüyorum:

Kemal Kılıçdaroğlu eleştirilebilir.

Siyasi tercihleri yanlış bulunabilir.

Ancak onu bütün yaşananların tek sorumlusu gibi göstermek vicdanlı bir değerlendirme değildir.

Bir tarafta her gelişmenin sorumlusu ilan edilen bir isim…

Diğer tarafta ise yapılan hiçbir tercihten sorumlu tutulmayan siyasetçiler…

İşte itirazım tam da buna.

Siyasette adalet, sadece rakibe değil kendi yol arkadaşına karşı da adil olmayı gerektirir.

Tarih, günü kurtarmak için oluşturulan algıları değil, yaşanan gerçekleri yazar.

Son söz;

Siyasi partiler kişilerden büyüktür.

Liderler gelir, liderler gider.

Ancak partilerin birliği, kurumsal hafızası ve seçmenin iradesi her şeyden daha kıymetlidir.

Bir siyasi hareketi kişisel hesaplaşmaların merkezine sürüklemek, en büyük zararı yine o harekete gönül veren insanlara verir.

Değerli dostlar son sözüm değişmez ,
Allah vatana, millete zeval vermesin.