Yazılarımda sıklıkla kullandığım bir ifade var ; Türkiye'de Yeni Adalet Doktrini.

Bu doktrinin mimarı, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in son açıklamalarını yan yana koyduğunuzda aslında birbirinden farklı görünen soruşturmaların arkasında ortak bir hukuk anlayışı olduğunu görüyorsunuz:

Kim olduğuna değil, ne yaptığına bakmak.

Hangi kimliğin arkasına saklandığına değil, dosyadaki delile bakmak.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan yaklaşım da tam olarak budur.

Alihan Kuriş soruşturması üzerinden yürütülen tartışmalarda belki de en kritik cümleyi Gürlek kurdu:

“Biz kesinlikle bir dini grup ya da bir dini yapılanmaya yönelik bir operasyon yapmadık.”

Bu ayrım son derece önemlidir.

Bir yapılanma hakkında suç örgütü kurma, kara para aklama, dolandırıcılık veya insanların dini duygularını maddi menfaat için kullanma iddiaları varsa hukuk bunları araştırmak zorundadır.

Dini değerleri korumanın yolu, dini kullandığını iddia eden herkese dokunulmazlık tanımak değil; tam tersine insanların inançlarını istismar edenlerle inancını samimiyetle yaşayanları birbirinden ayırmaktır.

Kuytul soruşturmasında aktarılan iddialar da aynı noktaya çıkıyor.

Zorla senet imzalatma, tehdit, şantaj, para alma ve insanların sistematik biçimde kayıt altına alınması gibi son derece ciddi suçlamalardan söz ediliyor.

Böyle bir tabloda sorulması gereken soru “Bu insanlar hangi gruba mensup?” değildir.

Sorulması gereken şudur:

Bu fiiller işlendi mi, işlenmedi mi?Hukuk devletinin pusulası budur.

İDDİA DEĞİL, DELİL KONUŞMALI

Gürlek’in İBB davasına ilişkin açıklamalarında ise başka bir nokta özellikle dikkat çekici.

Uzun süredir soruşturmaların yalnızca “itirafçı ifadelerine” dayandığı yönünde bir eleştiri var.

Bakan buna açık bir cevap veriyor: Bir kişinin beyanıyla yetinilmediğini; anlatılanların HTS ve MASAK kayıtlarıyla karşılaştırıldığını, para verildiği söyleniyorsa nerede, kime ve hangi şartlarda verildiğinin araştırıldığını söylüyor.

İşte hukuk açısından asıl önemli mesele budur.

Bir insanın “para verdim” demesi tek başına tartışmayı bitirmemeli.

Ama o beyanın yanında para hareketi var, telefon trafiği var, yer ve zaman kayıtları örtüşüyor, başka deliller aynı hikâyeyi doğruluyor...

Artık kamuoyunun tartışması gereken şey siyasi sloganlar değil, delillerin ne söylediğidir.

Yargılamanın sonucuna elbette bağımsız mahkeme karar verecektir.

Masumiyet karinesi herkes için geçerlidir.

Fakat masumiyet karinesi, ciddi suç iddialarının araştırılmasına engel olmadığı gibi soruşturma dosyasındaki maddi delillerin kamuoyunda yok sayılması anlamına da gelmez.

MAHKEME SİYASET SAHNESİ DEĞİLDİR

Gürlek’in İBB davasına ilişkin söylediği bir başka söz de önemli:

Mahkemeler siyaset arenası değildir.

Bir siyasetçi elbette siyasi eleştiri yapabilir. Kendisine yönelik soruşturmanın siyasi olduğunu da savunabilir.

Ancak mahkeme salonunda nihayetinde cevap verilmesi gereken şey siyasi polemik değil, somut isnattır.

“Bu kişiyle neden görüştünüz?”“Bu para hareketi neden gerçekleşti?”“Bu HTS kaydı neyi gösteriyor?”“Bu işlem neden bu şekilde yapıldı?”

Yargının işi bunları sormaktır.

Sanığın işi de bunlara cevap vermektir.

Gerisini deliller ve mahkeme belirler.

ADALETİN HAFIZASI OLMALI

Gürlek’in açıklamalarının belki de en kıymetli taraflarından biri ise gündemdeki büyük soruşturmaların gölgesinde kalabilecek faili meçhul dosyalara ilişkin sözleriydi.

Muhsin Yazıcıoğlu…

Uğur Mumcu…

Behçet Oktay…

Ve yıllardır ailelerinin cevap beklediği başka dosyalar.

Adalet Bakanlığı bünyesinde kurulan Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığının yüzlerce dosyayı yeniden ele alması önemli bir devlet iradesidir.

Çünkü bazı dosyalar için “çok zaman geçti” denilemez.

Bir cinayetin üzerinden 5 yıl da geçse, 15 yıl da geçse, 30 yıl da geçse devletin hafızasında o dosya kapanmamalıdır.

Yeni bir delil ortaya çıkıyorsa bakılmalıdır.

Yeni teknolojiler eski delilleri yeniden konuşturabiliyorsa kullanılmalıdır.Eski ifadelerdeki çelişkiler bugün çözülebiliyorsa dosya yeniden açılmalıdır.Çünkü adaletin zaman aşımına uğramaması gereken bir tarafı vardır:Gerçeği arama iradesi.

ADALETİN ÖLÇÜSÜ İSİMLER DEĞİL FİİLLERDİR

Akın Gürlek’in açıklamalarından çıkan tabloyu ben böyle okuyorum:

Bir kişinin dini kimliği onu soruşturmadan muaf tutmamalı.

Siyasi kimliği onu dokunulmaz kılmamalı.

Eski bakan olması sorulardan kaçırmamalı.

Güçlü, zengin veya kamuoyunda tanınmış olması dosyanın yönünü değiştirmemeli.

Aynı şekilde bütün bunların hiçbiri bir insanın peşinen suçlu ilan edilmesine de gerekçe olamaz.

Ölçü isim değil fiil, kanaat değil delil, mensubiyet değil hukuk olmalıdır.

Türkiye geçmişte kimi zaman güçlü isimlere dokunulamamasının, kimi zaman da toplumsal veya siyasi kimlikler üzerinden hukuk tartışması yürütülmesinin bedelini ağır ödedi.

Bu nedenle bugün verilmesi gereken mesaj son derece nettir:

Devlet suçla mücadele eder.

Bir siyasi partiyle değil yolsuzluk iddiasıyla mücadele eder.

Bir kişiyle değil suç teşkil ettiği ileri sürülen eylemle ilgilenir.

Ve yıllar önce işlenmiş olsa dahi bir cinayetin failini aramaktan vazgeçmez.

Adalet tam da budur: Kimin karşısında durduğuna bakmadan aynı teraziyi kurabilmek.

Eğer bu anlayış tavizsiz biçimde sürdürülebilirse kazanan herhangi bir siyasi görüş, kurum veya kişi değil; doğrudan doğruya hukuk devleti ve milletin adalete duyduğu güven olacaktır.

Bizi tertemiz ülkemizin hukuk devletine götürecek olan da bu doktrindir.