Hikâye edildiğine göre devlerden biri dehşet-engiz bir güce erişmiş, onun dilden dile dolaşan haberleri yakındaki bir başka ülkede yaşayan diğer devin kulağına kadar ulaşmıştı… İnsanların sürekli hakkında kelâm ettikleri bu devle tanışmayı çok istemiş ve dostluk teklifi sunmak maksadıyla kendisine nezaket dolu bir mektup göndermiş. Ancak kendisini boyundan büyük işlere kalkışmaktan men eden sert bir cevap alınca hayal kırıklığına uğramış!

Bizim dev bu kendini beğenmiş devden intikamını almayı murat etmiş. Derhal yola koyulmuş ve kibirli devin topraklarına dayanmış.

Kibirli dev, hasmının yeri sallayarak geldiğini duyunca güçten kuvvetten kesilivermiş ve rengi solmuş…

Karısı durumu fark ederek hemen yatağa yatmasını öğütlemiş. Üzerine yorganı örtmüş. Öfkeli hasım gelip küstah ve kibirli devin nerede olduğunu sorunca, karısı fısıldayan bir sesle uyarmış… Sesini yükseltmemesini, uyuyan bebeği uyandırmamasını rica etmiş. Bir taraftan da yorganın altından görünen iki ayağı işaret etmiş.

Kızgın dev, yorganın altından taşan iki iri ayağı görünce âdeta başından aşağıya bir kova soğuk su dökülmüş. Kendi kendine demiş ki: Bebek haa?! O halde babası kim bilir ne kadar büyüktür…?! Sonra geldiği gibi hızla geri dönüp gitmiş.

Bu hikâye ya da masal, insanın davranışlarıyla düşünceleri arasındaki ilişkiyi ifade etmektedir. Devin karısı zekâsını kullanarak saldırgan devin düşüncesini -sanki bir düğmeye basmış gibi- anında değiştirmiş, o da derhal davranışını değiştirmiştir.

İnsanın davranışları ve eylemleri düşüncelerinin neticesidir. İster öz çabasıyla isterse başkalarının çabasıyla olsun, insanın düşüncesi değişincedavranışları da değişir. Bu değişim bazen, cesaretin korkaklığa ya da sevincin üzüntüye veya nefrete dönüşmesi gibi çelişkinin zirve noktasına bile ulaşır.

Hayal mahsulü bu dev masalının ortaya koyduğu başka bir husus daha vardır. Kavramlar, bunları ortaya koyan kişinin ve bu şekliye bunları benimseyen toplumların hâlet-i rûhiyesini de açığa çıkarır.

Nitekim bu hikâye, güce boyun eğmek gerektiği ve güçlünün mağrur olma hakkı bulunduğu fikrini aşılar. Güçlü olanın kibirlenme, zayıf olanın da ona boyun eğme psikolojisini destekler. Zira bunlar ayrılmaz ikilidir. Bu anlayışa göre şartlar uygun olduğunda kibirlenen herkes şartlar değiştiğinde boyun eğmeye hazırdır.

Dürüstlüğü, dayanışmayı ve insanlığı terviç eden hikâye ve darbımesellerin herhangi bir toplumda yayılması, güce sahip olduğunda kibre kapılmayan, gücü kaybettiğinde de zelil olmayan normal insan modelleri sunulması açısından çok önemlidir. Bu minvaldeki kıssalar toplumun önemsediği ve fertlerine aşılamak istediği değerler sisteminin de göstergesidir.

Güce boyun eğen bir insan tipini konu edinen hikâyeler yerine Firavun ile sihirbazların hikâyesinde olduğu gibi hakka/hakikate tanıklık etmeyi salık veren, yalan söylemeyi tamamıyla reddeden hikâyeler yazmak icap eder. Bu bahsi örnek gösterdiğimiz kıssayı anlatan âyet-i kerîmelerle noktalayalım.

Kıssanın başında büyücüler şöyle demişti: “Galip gelen biz olursak elbette bir ödülümüz olur (değil mi)?” (Şu’arâ 26:41). Sonra şöyle yemin ettiler: “İplerini ve değneklerini yere attılar ve şöyle dediler: Firavun’un gücü adına! Galip gelecek olan elbette biziz!” (Şu’arâ 26:44).

Ancak hakikati görüp hak algıları bir anda köklü bir değişime uğradıktan sonra hakikate tanıklık ettiler, sahte ve yalan olanı reddettiler, (ağır tehditlere aldırmadan) imanlarını ilan ettiler: “Biz seni, ne bize gelen bu apaçık belgelere (mucizelere) ne de bizi yaratana tercih ederiz! Ne karar vereceksen ver! Senin kararın sadece bu dünya hayatında geçer!” (Taha 26:72).

Çeviri: Fethi Güngör