Kontrollü Düşmanlık: İran–İsrail Gerilimi ve Yeni Bölgesel Satranç

2001 sonrası dünya düzeni açık savaşlardan çok, kontrollü krizler üzerinden şekilleniyor. Görünen düşmanlıkların arkasında çoğu zaman örtük denge politikaları vardır. Ortadoğu’da son yıllarda yaşanan İran–İsrail gerilimi de bu çerçevede okunmalıdır.

Yüzeyde sert açıklamalar, karşılıklı füze atışları, vekil güçler üzerinden yürüyen operasyonlar ve diplomatik restleşmeler var.

Ancak, dikkat çekici olan şudur: Her iki taraf da kırmızı çizgiyi aşmamaktadır. Gerilim yükseliyor, fakat topyekûn yıkım eşiğine gelindiğinde fren yapılıyor. Bu durum, çatışmanın tamamen kontrolsüz bir varoluş savaşı olmadığı ihtimalini güçlendiriyor.

İsrail açısından bakıldığında sürekli tehdit algısı, güvenlik doktrininin tahkimi için vazgeçilmezdir. İran tehdidi, hem iç politikada konsolidasyon sağlar hem de bölgesel askeri hamleleri meşrulaştırır. İran cephesinde ise dış tehdit söylemi, rejim üzerindeki baskıyı azaltan güçlü bir araçtır. Ekonomik kriz, genç nüfusun memnuniyetsizliği ve etnik çeşitlilik gibi kırılganlıklar, savaş atmosferiyle ikinci plana itilebilir.

Asıl kritik soru: Eğer bu gerçekten kontrolsüz bir savaş olsaydı, küresel güçler bu kadar mesafeli mi dururdu?

Rusya, Çin, Hindistan ve Türkiye gibi aktörler süreci dikkatle izliyor; ancak doğrudan müdahale etmiyor. Bu durum, yaşananların büyük güç dengeleri açısından “yönetilebilir kriz” kategorisinde görüldüğünü düşündürüyor.

ABD boyutuna gelince…

Washington’daki karar alma mekanizmalarında İsrail’in güvenliğini önceleyen güçlü lobi ve finans ağlarının etkisi inkâr edilemez. Savunma sanayi, enerji ve finans çevreleriyle iç içe geçmiş bu yapı, Amerikan dış politikasında belirleyici bir yönlendirme kapasitesine sahiptir. Bu etkiyi tek bir kimliğe indirgemek yerine, çıkar odaklı bir güç koalisyonu olarak okumak daha sağlıklıdır. Ancak sonuç değişmez. ABD’nin Ortadoğu politikası büyük ölçüde İsrail güvenlik perspektifine paralel ilerlemektedir.

Burada dikkat çekici olan, ABD’nin İran’ı doğrudan ezip geçme seçeneğini kullanmamasıdır. Doğrudan bir müdahale İran’daki mevcut rejimi sarsabilir, hatta çöküşe götürebilir. Oysa kontrollü gerilim, İran’da rejim iç konsolidasyonu güçlendirir.

İran’ın savaşı bölgeye yayma ihtimali de bu noktada anlam kazanıyor. Rejim değişikliği riskinin arttığı dönemlerde dış savaş atmosferi, iç muhalefeti bastırmanın en etkili araçlarından biridir. Şii kimliğinin “mazlum ama direnen” bir çerçevede sunulması, hem içeride birlik sağlar hem de bölgedeki vekil güçleri daha güçlü motive eder. Bu süreçte Pers jeopolitik bilinci daha milliyetçi ve yayılmacı bir çizgiye oturabilir.

Bölgesel savaşın yayılması, İran’ı zayıflatmak yerine paradoksal biçimde daha ideolojik ve daha sert bir yapıya dönüştürebilir. Mazlumlaştırılmış bir Şii kimlik üzerinden yürütülen siyaset, Orta Doğu’daki etki alanını genişletme aracı haline gelebilir.

Bu tabloya Güney Asya’daki Pakistan–Afganistan çatışmasını eklediğimizde daha geniş bir satranç tahtası ortaya çıkıyor. Pakistan’ın batı sınırında yoğunlaşan askeri gerilim, İslamabad’ın stratejik kapasitesini ikiye bölmektedir. Bu durumun dolaylı kazananı ise Hindistan’dır.

Pakistan, Afganistan hattında meşgul oldukça, Hindistan üzerindeki askeri baskı azalır. Keşmir hattında rahatlama oluşur. Aynı zamanda Hindistan, bölgesel diplomatik pozisyonunu güçlendirme fırsatı yakalar. Çin karşısında daha esnek manevra alanı oluşur. Yani Güney Asya’daki çatışma yalnızca sınır sorunu değil; Çin–Hindistan–ABD üçgenindeki dengeleri etkileyen stratejik bir gelişmedir.

Ortadoğu’daki İran–İsrail gerilimi ile Güney Asya’daki Pakistan–Afganistan çatışması arasında ortak bir özellik vardır: Hiçbiri kontrolsüz küresel savaşa dönüşmemektedir. Gerilimler tırmanıyor, ancak sistem çökmüyor. Bu da büyük güçlerin krizleri belirli eşiklerin altında tutmayı tercih ettiğini düşündürüyor.

Bu noktada Türkiye’nin pozisyonu kritik hale geliyor. İran’ın sertleşmesi, İsrail’in güvenlik doktrinini genişletmesi ve Güney Asya’daki yeni cepheler; Ankara’nın çok katmanlı bir strateji yürütmesini zorunlu kılmaktadır. Duygusal tepkiler değil, uzun vadeli jeopolitik hesaplar belirleyici olmalıdır.

Sonuç olarak, bugün yaşananlar basit bir “iyi–kötü” çatışması değildir. Görünen düşmanlıkların ardında karşılıklı fayda üreten bir denge politikası olabilir. İran ve İsrail arasındaki sert gerilim, her iki tarafın da iç konsolidasyonuna hizmet ederken, büyük güçlerin çıkar alanlarını da koruyabilir.

Yeni dönem, açık dünya savaşlarından çok, kontrollü kaosun yönetildiği bir dönemdir.

Ve bu çağda asıl mesele kimin bağırdığı değil, kimin satranç oynadığıdır.