Bazı hikâyeler sahnede anlatılır.

İnsanlar güler.

Alkışlar.

Sonra ışıklar kapanır.

Ama geriye bir soru kalır:

Acaba biz gerçekten bir aile hikâyesi mi dinledik, yoksa Türkiye’nin hâlâ yüzleşemediği bir dönemin yankısını mı?

Komedyen İmran Deniz Göktaş’ın stand-up gösterisinde en çok öne çıkan karakterlerden biri babası…

“İyi baba” diye tarif ettiği, sevgiyle anlattığı, kimi zaman şakalaştığı, kimi zaman politik tavrını mizah malzemesi yaptığı bir baba figürü.

Fakat mesele sadece baba-oğul ilişkisi değil.

Çünkü Türkiye’de bazı babalar sadece baba değildir.

Bir dönemin taşıyıcısıdır.

Bir ideolojinin, bir kavganın, bir sokak kültürünün, bir politik hafızanın temsilcisidir.

Özellikle de 1970’leri yaşamış kuşak için…

Türkiye o yıllarda ağır bir sınavdan geçti.

Üniversite kapılarında, mahallelerde, kahvehanelerde, sokaklarda genç insanlar birbirine düşman edildi.

Sağdan da soldan da bu ülkenin çocukları öldü.

1978 Maraş olayları…

1980 Çorum olayları…

Her gün gazetelerin üçüncü sayfalarına düşen siyasi cinayetler…

Ve sonunda 12 Eylül askeri darbesine giden kanlı yol…

Bugün o yılları sadece romantik bir “gençlik mücadelesi” gibi anlatmak büyük eksikliktir.

Çünkü o dönemin arkasında ailelerin yıkıldığı, ocakların söndüğü, insanların hayatını kaybettiği ağır bir Türkiye gerçeği vardır.

İşte bu nedenle geçmişle hesaplaşırken seçici davranamayız.

Kendi mahallesinin acısını hatırlayıp, kendi mahallesinin yanlışlarını unutmak gerçek bir yüzleşme değildir.

İmran Deniz Göktaş’ın babası Kemal Göktaş hakkında geçmiş dönem kayıtlarına yansıyan iddialar da tartışmanın bu yönünü yeniden gündeme taşıdı.

Bu kayıtlarda Kemal Göktaş’ın 1980’li yıllarda THKO bağlantılı süreçler, Çorum olayları ve çeşitli adli dosyalar kapsamında cezaevi süreçleri yaşadığı bilgileri bulunuyor.

Elbette kimse babasının geçmişinden dolayı yargılanamaz.

Hukukun en temel ilkelerinden biri budur.

Suç da sorumluluk da şahsidir.

Ama mesele başka:

Bir geçmiş nasıl anlatılıyor?

Bir miras sonraki kuşağa nasıl aktarılıyor?

Sorgulanarak mı?

Yoksa romantize edilerek mi?

Çünkü dünyanın bütün büyük kırılmalarından sonra toplumların önüne aynı soru çıktı.

Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrasında sadece kaybedilen savaşı değil, kendi toplumunun o dönemdeki rolünü de tartıştı.

İtalya, Kızıl Tugaylar dönemini konuştu.

Japonya, savaş geçmişinin gölgesiyle yıllarca mücadele etti.

Çünkü milletlerin olgunlaşması sadece zaferlerini anlatmasıyla olmaz.

Hatalarıyla yüzleşebilmesiyle olur.

Bizde ise hâlâ 70’lerin bazı figürleri bir kesim tarafından romantik kahraman, diğer kesim tarafından mutlak kötü olarak anlatılıyor.

Oysa gerçek hayat bu kadar basit değildir.

Siyasetin silahla, sokağın şiddetle, ideolojinin baskıyla buluştuğu hiçbir dönem masum değildir.

Göktaş’ın sahnesinde anlattığı bir detay bu yüzden önemli:

Babası ona “Eylem videolarında seni göremiyorum” diye takılıyor.

Salon gülüyor.

Ama Türkiye’nin hafızası açısından bu cümle sadece bir espri değil.

Çünkü bir dönem bazı ailelerde politik olmak; fikir sahibi olmakla değil, bedel ödemekle, gözaltına alınmakla, kavganın içinde görünmekle ölçüldü.

Asıl sorgulanması gereken kültür de budur.

Bir çocuğa bırakılacak en büyük miras ideolojik öfke değildir.

Yeni kavgalar değildir.

Geçmişin rövanşı değildir.

En büyük miras; özgür düşünebilme, kendi yolunu seçebilme ve gerektiğinde babasının hikâyesine bile mesafeden bakabilme cesaretidir.

İmran Deniz Göktaş’ın belki de en çarpıcı cümlesi:

“Giderek babama benziyorum.”

Aslında bütün mesele burada.

Türkiye de yıllardır aynı soruyu kendisine sormalı:

Biz geleceğe mi yürüyoruz?

Yoksa hâlâ babalarımızın yarım kalan kavgalarını mı sürdürüyoruz?

Çünkü bir ülkenin gerçekten büyümesi, eski kavgaları çocuklarına miras bırakmasıyla değil…

O çocukların artık yeni bir hikâye yazabilmesiyle mümkündür.

//////////////

ÖZGÜRLÜK MÜ, SADECE SİZE DOKUNMAYAN ŞEYLERİN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜ?

En kolay özgürlük savunuculuğu, insanın rahatsız olmadığı sözleri savunmasıdır.

Asıl sınav ise sevmediğiniz, katılmadığınız, hatta sizi rahatsız eden ifadeler karşısında başlar.

Ama Türkiye’de yıllardır garip bir tabloyla karşı karşıyayız.

Bazıları için inanca, dine, Kur’an’a, peygambere yönelik alaycı ifadeler gündeme geldiğinde konu hemen “mizah”, “ifade özgürlüğü”, “sanatın sınırları” başlığı altında tartışılıyor.

“Abartmayın.”

“Şaka bu.”

“Eleştiriye tahammül edin.”

deniliyor.

Peki…

Aynı geniş özgürlük anlayışı herkesin hassasiyeti söz konusu olduğunda geçerli oluyor mu?

İşte asıl mesele burada başlıyor.

Çünkü bir toplumda samimiyet, sadece kendi kutsalını korumakla değil; başkasının kutsalına da aynı özeni göstermekle ölçülür.

Geçmişte televizyon ekranlarında yapılan bazı şakalar nedeniyle büyük tartışmalar yaşandı.

Güner Ümit’in 1990’lı yıllarda bir televizyon programındaki sözleri Alevi vatandaşlarımızdan büyük tepki aldı. Özür dilemesine rağmen uzun süre tartışıldı ve kariyerinde derin izler bıraktı.

Mehmet Ali Erbil’in yıllar içinde bazı ifadeleri nedeniyle farklı kesimlerden gelen tepkilerle karşı karşıya kalması da hafızalarda.

Çünkü toplum dedi ki:

“Bir inanç grubunu, bir kimliği, bir topluluğun değerlerini aşağılayamazsınız.”

Doğru dedi.

Haklı dedi.

Çünkü mizah güçlüdür ama mizahın da bir ahlakı vardır.

Bir insanın kimliği, inancı, mezhebi, kutsalı ucuz kahkahanın malzemesi yapılmamalıdır.

Peki aynı hassasiyet neden her zaman Müslümanların kutsalları söz konusu olduğunda gösterilmiyor?

Soru budur.

Alevi vatandaşlarımız incindiğinde bunu anlamak insanlık görevidir.

Atatürk’e yönelik hakaret edildiğinde milyonların tepki göstermesini anlamak gerekir.

Çünkü insanlar sevdikleri, saygı duydukları, tarihsel değer yükledikleri isimlerin aşağılanmasını istemez.

Bu da anlaşılabilir bir durumdur.

Ama aynı insanlar konu Allah, Kur’an, peygamber ve milyonların dini hassasiyetleri olduğunda bir anda sınırsız özgürlük teorisyeni kesiliyorsa burada ciddi bir tutarsızlık vardır.

Eğer ilkeniz gerçekten özgürlükse herkese özgürlük diyeceksiniz.

Eğer ilkeniz toplumsal saygıysa herkese saygı diyeceksiniz.

Ama “benim değerime dokunma, seninkine dokunulunca olgun ol” diyemezsiniz.

Bunun adı özgürlük savunuculuğu değildir.

Bunun adı çifte standarttır.

Dünyanın birçok yerinde de bu tartışma yaşandı.

Avrupa yıllarca ifade özgürlüğü ile dini hassasiyetler arasındaki dengeyi konuştu.

Amerika’da mahkemeler ifade özgürlüğünü çok geniş yorumladı ama toplum içinde saygı ve sorumluluk tartışması hiç bitmedi.

Çünkü hukuk başka bir şeydir.

Ahlak başka bir şey.

Bir şeyi söylemeye hakkınızın olması, onu söylemenin doğru olduğu anlamına her zaman gelmez.

Bir insanın annesine hakaret etmek de çoğu zaman “bir cümledir.”

Ama herkes bilir ki mesele kelimeler değildir.

O kelimenin hedef aldığı değerdir.

Türkiye’nin ihtiyacı olan şey yeni yasaklar üretmek değil; samimiyet üretmektir.

Kendi kutsalına kalkan olup başkasının kutsalına ok atan anlayış bu ülkeye huzur getirmez.

İnançlara, mezheplere, tarihi şahsiyetlere ve toplumun ortak değerlerine aynı vicdan terazisiyle bakmayı öğrenmek zorundayız.

Çünkü mesele kimin kutsalı olduğu değildir.

Mesele insanın kendi kutsalı dışındaki kutsala da saygı gösterecek kadar adil olup olmadığıdır.

Bugün ihtiyaç duyduğumuz şey çok basit:

Kimse kimsenin değerine sövmesin.

Kimse kimsenin acısıyla eğlenmesin.

Ama kimse de kendi mahallesinin hassasiyetini “saygı”, başkasının hassasiyetini “tahammülsüzlük” diye pazarlamasın.

Çünkü en büyük iki yüzlülük tam da burada başlıyor.