Evlilik, insan hayatının hassas ve mühim merhalelerinden biridir. Hemen hemen her toplum, kadın-erkek birlikteliğini meşru ve ahlaki bir yere oturtma adına “evlilik” ve “aile” mefhumlarını kabul etmekle kalmaz aynı zamanda değerler nizamında üst mertebelerde sıralar.

Müslüman bir millet olarak bu topraklarda yaşayan halklar da -dinin nasslarından da hareketle- evliliği ve aileyi “kutsal” addetmiş; örfünde, töresinde ve geleneğinde önemli bir yere oturmuştur. Herhalde bundan sebep olsa gerek, çocuklarının evlenip yuva kurmaları ve huzurlu olmaları, ebeveynlerin hayatlarının ana gayelerinden birini teşkil eder.

Kadınların daha narin ve kırılgan oldukları kabulü ile evlilik hususunda anne babalar, kızları için daha itinalı davranırlar. Bu itina, annelerde daha da ileri bir aşamada tezahür eder. Kendisi de “gelin” olmuş birisi olarak anne, yaşadığı ya da duyduğu bütün menfi misallere karşı kızını muhafaza etme duygusuna kapılır. Fıtratında taşıdığı “analık” merhameti ile “endişeleri” birleşince, annenin davranışları ve duyguları karmaşık hale gelir. Benzer duygular daha hafif şekilde (en azından dışarıdan görüldüğü haliyle böyle) baba için de söz konusudur.

Hilkat ya da ictimai bir hakikat olarak, izdivacı düşünen fertlerden erkek olanı beğenisini daha önce belirttiği ve talepkar olduğu için, evlenme vakti gelen kızların “taliplerinin” çıkması beklenir. Eğer evlilik nasip olacaksa, kız da bu talebe mukabelede bulunur ve yuva kurulur. İşte meselenin hassas tarafı da burada başlar. Anneler yemeyip yedirdiği, giymeyip giydirdiği yavrusunun mutlu ve huzurlu olması için, taliplerine teveccühünün engellemesi de dahil, her türlü muhtemel tehlikeye karşı gerekli tedbirleri alırlar. Bununla kalmaz, kızlarının meziyetlerini ve maharetlerini dile getirirler.

Buraya kadar tabii bir şeklide cereyan eden hadise; evlenecek kızın yeteri kadar bir meziyeti yoksa ya da daha da fenası, kusur olarak telakki edilen bir durumu varsa, tabii olmayan bir mecraya sürüklenir. Özellikle anne, kızının taliplerine mani olmaması için söz konusu kusuru kabullenmez veya gizlemeye çalışır. Çünkü muhtemel damat adayı olacak kişiler ve onların aileleri, talep edecekleri kişinin her yönüyle kemal derecesinde olmasını arzu ederler. Kendilerince güzelliği ya da meziyetleri yeterli olmayan kızları oğullarına pek münasip görmezler.

Gelin adayının annesi için en büyük kâbus, kızının devası olmayan bir derde düçar olmasıdır. Hastalığın saklanması ve emarelerinin izale edilmesi anne için hayati önemdedir. Bu öyle bir nazik vaziyettir ki çoğu zaman “hastalık duyulacak” kokusuyla kızın hastalığının çaresini aramaktan bile imtina edilebilir. Sonuçta, annenin çok sevdiği kızının tedavisini ihmal ettiği ve belki de onu ölüme sevk ettiği marazalı ve tezat bir seviyeye gelinebilir. İşin garibi çok kere kız da validesinin bu isteklerine boyun eğer ve mutlu olabilme ümidiyle kendisini tehlikeye atar.

Aslında anne-kız arasındaki bu duygusal ve tabi ki sakıncalı ilişkinin bir benzeri, sahip olduğumuzu düşündüğümüz eşya ve sevdiğimiz kişiler söz konusu olduğunda da ortaya çıkar. Mesela başkasında olsa pekâlâ “kusurlu” addedip eleştireceğimiz bir mevzu, sevdiğimiz bir kişide “o kadar kusur kadı kızında da olur.” mesabesine indirgenip görmezden gelinir.

Buraya kadar behsedilen duygu, hakikatin ortaya çıkmasını engellediği gibi sorunlara çözüm olmaktan da uzaktır. En nihayetinde kendini ve başkalarını “kandırma” anlamına gelir.

İnsanlar liderlerini, siyasi tercihlerini, ideolojilerini, kurumlarını, arkadaşlarını, üstatlarını, hocalarını, eşlerini, çocuklarını ve hatta kendi nefislerini “marazlı kız anası sendromu” diyebileceğimiz bir haleti ruhiye ile sevip savundukları takdirde hakkaniyetten uzaklaşma tehlikesi ile karşı karşıya kalacaklardır. İnsanları ve hadiseleri olduğu gibi kabullenip hata ve kusurlarına göre muamele etmediğimiz takdirde hem kendimize, hem sevdiğimiz kişiye/eşyaya, hem de tarihe karşı haksızlık yapmış olacağımız ortadadır. “Sevgisizlik” kötüdür. Ancak “ölçüsüz sevgi” de kötüdür. İkisinde de muhatabımız zarar görür. İkisi de kişinin gözlerini kör eder.

Yaşadığımız olaylara merhamet ve muhabbet zaviyesinden ziyade adalet penceresinden bakmadığımız müddetçe, korkarım başgöz ettiğimiz evladımız, gözleri yaşlı tekrar “baba”larının evlerine döneceklerdir.

Ya da huzurun ve sevginin yok olduğu hanelere uzaktan bakıp, kızlarımızın ve oğullarımızın sanal saadetleriyle avunacağız. Gerçeği bizlerden daha net gören gözler ise bizim bu halimize müstehzi bir tebessümle burun kıvıracaktır.

Böylelikle tanzim etmek için hayatımızı harcadığımız o çok kıymetli ve kutsal dava, biz idrakine varmadan göçüp gitmiş olacaktır…