Türkiye siyaseti, muhalefet cephesinde uzun yıllar konuşulacak yeni bir kırılmaya sahne oldu. CHP’den ayrılan Özgür Özel ve beraberindeki kadronun “Yeni Parti” çatısı altında yoluna devam etmesi, yalnızca bir parti değişikliği değil; son yıllarda yaşanan liderlik tartışmalarının, kurultay krizlerinin ve güç mücadelelerinin ulaştığı son noktayı temsil ediyor. Bundan sonra asıl soru, yeni partinin ne kadar oy alacağı değil; bu ayrılığın muhalefet bloğunu nasıl etkileyeceği olacaktır.
Siyaset biliminde buna “bölünme maliyeti” denir. Muhalefet zaten iktidar alternatifi üretmekte zorlanırken, şimdi aynı seçmen kitlesine hitap eden iki farklı merkez oluşmuş durumda. Aynı tabandan oy isteyen iki parti, birbirini büyütmekten çok birbirini küçültme riski taşır.
Muhalefetin en büyük sorunu artık iktidar değil, birbiridir
Son yıllarda muhalefetin ortak söylemi ekonomik kriz, hukuk, demokrasi ve yönetim eleştirileri üzerine kuruluydu. Ancak gelinen noktada gündem tamamen değişti.
Artık konuşulanlar;
- Kurultay tartışmaları,
- Delegelerin nasıl belirlendiği,
- Parti kasası,
- Belediyelerdeki soruşturmalar,
- Kasetler,
- Para ilişkileri,
- Parti içi ihraçlar,
- Mahkeme kararları,
- Yeni parti hazırlıkları…
Yani muhalefet, seçmenin sorunlarını değil, kendi iç hesaplaşmasını konuşuyor.
Bir siyasi hareket açısından bundan daha ağır bir tablo üretmek zordur.
Yeni Parti gerçekten yeni mi?
Her yeni parti kuruluşunda aynı cümle kurulur:
“Artık yeni bir siyaset başlayacak.”
Fakat seçmen isim değiştirilmesini değil, zihniyet değişimini satın alır.
Türkiye siyasi tarihi bunun sayısız örneğiyle doludur.
ANAP’tan kopanlar yeni merkez oluşturamadı.
DYP bölündü, toparlanamadı.
DSP, CHP’den koparak iktidar oldu ama o başarı olağanüstü şartların ürünüdür.
MHP’den çıkan İYİ Parti önemli bir çıkış yaptı ancak zamanla kendi iç krizleriyle mücadele etmek zorunda kaldı.
DEVA, Gelecek ve Saadet’in oluşturduğu blok beklenen toplumsal karşılığı üretemedi.
Yeni Parti’nin de benzer bir gerçekle karşılaşması kuvvetle muhtemeldir.
Çünkü aynı sosyolojiden oy almaya çalışan partiler çoğu zaman birbirlerinin alanını daraltır.
CHP ne yapacak?
Asıl sınav CHP açısından başlayacaktır.
Parti ya köklerine dönerek yeniden merkezini tahkim edecek ya da uzun süre iç hesaplaşmaların gölgesinde kalacaktır.
Liderlik krizleri çözülmeden hiçbir siyasi hareket büyüyemez.
Siyasi partiler yalnızca seçim kazanarak değil, kriz yöneterek de ayakta kalırlar.
Bugün CHP’nin önündeki en büyük sınav budur.
Muhalefetin matematiği değişiyor
Muhalefetin yıllardır en büyük avantajı “tek aday”, “ortak hareket” ve “güç birliği” söylemiydi.
Şimdi tablo tersine dönüyor.
Yeni Parti…
CHP…
İYİ Parti…
Zafer Partisi…
DEM Parti…
TİP…
EMEP…
Her biri farklı bir strateji izliyor.
Ortak bir siyasal hedef yerine, birbirinden oy alma mücadelesi öne çıkıyor.
Bu durum seçim sisteminin de etkisiyle muhalefetin sandalye sayısını azaltabilecek sonuçlar doğurabilir.
Siyasette bazen yüzde 2’lik bir kopuş bile onlarca milletvekilliğinin el değiştirmesine neden olabilir.
İktidar açısından tablo
Siyasetin en temel kuralı şudur:
Rakibiniz kendi içinde kavga ediyorsa sizin daha az enerji harcamanız gerekir.
Bugün yaşanan tam olarak budur.
Muhalefet enerjisini iktidarı eleştirmeye değil, birbirini suçlamaya harcıyor.
Seçmen ise bunu dikkatle izliyor.
Çünkü seçmenin zihnindeki en basit soru şudur:
“Kendi partisini yönetemeyenler ülkeyi nasıl yönetecek?”
Bu soru, seçim kampanyalarında söylenen yüzlerce vaat kadar güçlüdür.
Tarih ne söylüyor?
Türkiye’de muhalefetin bölünmesi ilk kez yaşanmıyor.
1960’larda CHP içinden Güven Partisi çıktı.
1980 sonrasında merkez sağ DYP, ANAP ve ardından Demokrat Parti arasında parçalandı.
DSP ile CHP yıllarca aynı seçmen kitlesini bölüştü.
Son yıllarda ise AK Parti’den ayrılan DEVA ve Gelecek Partisi beklenen sıçramayı gerçekleştiremedi.
Dünyada da benzer örnekler vardır.
İngiltere’de İşçi Partisi’nden ayrılan SDP, ilk yıllarda büyük ilgi görmesine rağmen zamanla eridi.
Fransa’da sosyalist hareket yıllar süren bölünmeler sonucunda siyaset sahnesindeki ağırlığını büyük ölçüde kaybetti.
İtalya’da merkez sol partilerin sürekli bölünmesi, sağ blokların önünü açan temel nedenlerden biri olarak gösterildi.
Tarih, aynı seçmene hitap eden bölünmelerin çoğunlukla toplam gücü artırmadığını, aksine azalttığını gösteriyor.
DEMEM O Kİ…
Muhalefetin önünde artık yalnızca seçim kazanma sorunu yok.
Güven üretme sorunu var.
Bir siyasi hareket, kendi içinde istikrar sağlayamıyorsa topluma istikrar vaat etmesi de zorlaşır.
Yeni Parti’nin kurulması, yalnızca yeni bir tabela değişikliği değildir.
Bu gelişme, muhalefetin son yıllarda yaşadığı liderlik krizlerinin, strateji eksikliğinin ve ortak hedef oluşturamama probleminin yeni bir aşamasıdır.
Bundan sonra siyasetin en kritik sorusu şu olacaktır:
Muhalefet yeniden ortak bir hikâye yazabilecek mi?
Yoksa Türkiye, uzun yıllar daha birbirinden kopan muhalefet partilerinin bitmeyen hesaplaşmalarını mı izleyecek?
YENİ PARTİ YENİ ANAYASA’YA ENGEL OLABİLECEK Mİ?
Türk siyasetinde herkes ayrılığın CHP’ye maliyetini konuşuyor. Oysa asıl sorulması gereken soru belki de başka:
Bu yeni tablo, uzun yıllardır gündemde olan yeni anayasa tartışmalarını nasıl etkiler?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, uzun süredir Türkiye’nin sivil ve yeni bir anayasaya ihtiyaç duyduğunu dile getiriyor. Bugüne kadar bunun önündeki en büyük engel ise Meclis’te yeterli siyasi uzlaşmanın sağlanamamasıydı.
Ancak siyaset durağan değildir. Her kırılma yeni ihtimaller doğurur.
Bugün TBMM’ye bakıldığında AK Parti, MHP, Büyük Birlik Partisi, DEM Parti, DEVA Partisi, Gelecek Partisi, Saadet Partisi, Yeniden Refah Partisi ve Anahtar Parti gibi farklı siyasi aktörlerin, anayasanın belirli maddelerinde ortaklaşabilecekleri ihtimali artık eskisine göre daha fazla tartışılacaktır. Elbette bu partilerin tamamının anayasanın bütün hükümlerinde uzlaşacağını söylemek gerçekçi olmaz. Ancak anayasa yapım süreçleri zaten tam mutabakatla değil, müzakereyle ilerler.
Siyasetin ironisi de tam burada başlıyor.
Yıllardır “Türkiye yönetilemiyor” diyen muhalefet, kendi içinde yeni bir bölünmeyle karşı karşıya kalırken; Meclis’te farklı siyasi partilerin belirli başlıklarda uzlaşma zemini araması ihtimali güçlenebilir.
Böyle bir tabloda Yeni Parti’nin önüne farklı bir siyasi gerçeklik çıkacaktır.
CHP’den ayrılarak kurulan yeni oluşum, sert bir muhalefet dili benimseyebilir. Meclis kürsüsünde anayasa tekliflerine karşı en yüksek sesle itiraz eden parti hâline de gelebilir. Fakat siyaset yalnızca ses yükseltme işi değildir; sonuç alma sanatıdır.
Meclis çoğunluğu farklı bir yönde oluşursa, en sert muhalefet bile anayasa sürecini tek başına durdurmaya yetmeyebilir.
Türkiye siyasi tarihinde bunun çok sayıda örneği vardır.
1961 ve 1982 anayasaları farklı tarihsel şartlarda ortaya çıktı.
2010 anayasa referandumu geniş siyasi tartışmaların ardından halkın önüne gitti.
2017 Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi de Meclis aritmetiği ve referandum mekanizmasıyla yürürlüğe girdi.
Bütün bu örnekler şunu gösteriyor:
Anayasaları sloganlar değil, Meclis’teki sayılar belirler.
İşte bu nedenle CHP’deki ayrılık yalnızca bir parti içi kriz olarak okunmamalıdır. Bu gelişme, Meclis’teki siyasi denklemleri ve uzlaşma ihtimallerini de etkileyebilecek yeni bir dönemin habercisi olabilir.
Önümüzdeki aylarda siyasetin en önemli sorusu belki de şu olacak:
Muhalefet kendi iç hesaplaşmalarıyla mı meşgul olacak, yoksa Türkiye yeni anayasa tartışmasını somut bir siyasi sürece dönüştürebilecek mi?
Bu sorunun cevabını yalnızca partilerin söylemleri değil, Meclis’te kurulacak yeni siyasi matematik verecek.