Habil ile Kâbil hâdisesinden bu yana, kime sorsan ölüm hakkında herkesin muhakkak bir fikri vardır. Öyle ki, âkil bâliğ her dimağın buna dair ibretlik yahut sıradan bir hikâyesi de mevcuttur. Vakti muamma, vuku bulması ise kaçınılmaz… Fransız romancı Émile Zola, "Nasıl Ölünür" isimli eserinde bu mesele üzerinde durmuş. Mezkûr eser kısadır, beş tablodan ibarettir; her biri başka bir sınıftan, başka bir ölüm.
İlkinde Kont de Verteuil var. Karısıyla ayrı ayrı iki hayat yaşamış, birbirini anlayan ama birbirine pek ilişmeyen iki yabancı. Kont, ölümün kapıda olduğunu bilir; gözleri kapalı ya da sabit bir noktaya bakarak kendi yalnızlığını düşünür. Rüsva olmadan, kimseye yük olmadan göçüp gitmeyi arzular. Ardından bilindik manzara: son nefes, iç çekişler, gözyaşları, diz çöken iki evlât. Cenaze alayı, Latince dualar, tabuta savrulan kutsal su... Defin sırasında bir hatip kontun yüceliğini ve cömertliğini överken, arkadan iki kişi kendi aralarında gıybet yapar: "Ah evet, tanırım, tam bir köpekti!"
İkinci tabloda dul Madam Guérard var. Üç oğlu, hiçbiri dile getirmese de, annenin ölümünden sonra mirasın nasıl paylaşılacağını düşünür. Kadın yatağa düşer düşmez, gözlerinde kin parıldayan evlâtlar birbirini kemirir. Madam Guérard, oğulları tarafından soyulduğu hissiyle sancılar içinde ölür. Zola'nın hükmü serttir: Para ölümü zehirlerse, ölümden yalnızca öfke çıkar; tabutların üzerinde insanlar dövüşür.
Bir başka tabloda ise Jean-Louis var. Meşe gibi boğum boğum, güneşte kurumuş bir ihtiyar. Uzuvları bir gün ağaç gibi çatırdar. Ecel terleri dökerken, evlâtlarına gidip çalışmalarını işaret eder. Toprak onu yutmalı, artık dinlendirmelidir.
Randevu yeri bizi mutlaka bekler… Öyleyse nasıl ölünürden ziyade, nasıl yaşanır? Nasıl ölünür? Nasıl yaşarsak, öyle ölürüz.