Şimdilerde Üsküdar'ı düşünmek, oradan uzakta olmama rağmen "gurbette" olma hissimi biraz yatıştırıyor. Hâlbuki bir zamanlar iş icabı her gün oraya giderdim. Belki de bizi avutan hep başka bir yerde olma arzusudur. Hâsılı, boğazı, camisi, tekkesi, Aziz Mahmud Hüdâyî türbesiyle Üsküdar güzel bir belde. Bir de hakkında envaiçeşit hikâye bulunan, o tuhaf duran Kız Kulesi. Üsküdar deyince kafamda küçük enstantaneler böyle birleşiyor. Balaban Tekkesi'nin oradaki kokoreççisi, balıkçısı, peşi sıra dizilen kafeler ve çay ocakları… Orası pek işlek, hemen her saat. Bir de ufak bir bakkaliye vardı; bir de bu ekmek teknesini işleten bir esnaf. Ufak tefek alışverişler derken pek sıradanmış gibi gözüken bu ağabey ile inşa edilen ünsiyet… Birini tanıyana kadar herkes sıradandır!

Bingöllü bu ağabey, hep bir şeylerle meşgul… Meşguliyet, hayatta nefsini galebe çalmak… Vakur bir beyefendi; Karacaoğlan okumaya bayılıyor, İsmet Özel’in poetikasından bahsediyor, ezberinden terennüm ediyor; Ezra Pound, T.S. Eliot da seviyor. Roman, hikâyelere de alâkalı. Havasında olunca, sevdiği müşterilerine takılıyor, onlarla hasbihâl ediyor, güzel bulduğu şeyleri paylaşıyor. Fırsat buldu mu, dükkânın önündeki kafenin bahçesinde bulunan koca ağacın altında çoğunlukla çayını, esti mi de Türk kahvesini içiyor. Ama kendisinin asıl “demi” şiirlerde, okuyunca iyi oluyor bu esnaf. Ezan vakti, dosdoğru Valide-i Cedid Camii’ne vazifesini yerine getirmeye gidiyor. Bu bakkaliye namaz vakitleri kapanıyor, bazan komşu esnafa emanet bazan da tanıdık “müşteri”ye. Görev tamamlanınca işine gücüne devam ediyor esnaf. Hep aynı mekaniklik içinde kendi küçük dünyasını inşa ediyor. “Aynılık cehennemi”ne çevirmiyor hayatını, zamanın hakkını vermeye çalışıyor. Vesikasından başka hususiyetler… elinden ve dilinden emin olunabilecek güzel bir adam. Ona bir gün Dickens’ın İki Şehrin Hikâyesi romanını hediye ettim, o da İsmet Özel’in Of Not Being a Jew isimli eserini hediye ile mukabelede bulundu. Bir keresinde bana “He Lan”, “Amentü” şiirlerini okumuştu. Ben Demangeison’u, o da Savaş Bitti’yi çok sevdiğini ifâde etmişti. Sevdiğini söylediği şiir, bende ilkin Çorak Ülke’yi tedai ettirmişti sonra Hemingway’in Silahlara Veda isimli teessür dolu romanını hatırlattı. Şiirde evvela gözüme çarpan, aşkın hatırasıyla istiğraka dalış… “koynum boş” nakaratıyla nihaî noktaya varış… Savaş, aşkın etrafında cereyan ediyor yabancılaşma, tükenmişlik hissîyatı da yoğun bir biçimde seziliyor. Sevgi, savaşın sürecini ölçen bir saat mi yoksa onun uğruna yapılması gereken bir harp mi? Beyefendiye şiir hakkında sual yönelttiğimde, Özel’in poetikasına dair şunu söylemişti: “Ben dediği yerlerde aslında Türkiye’den bahsediyor, ‘ben’ ifâdeleri ‘Türkiye’ olarak da okunabilir. Elindeki kitap Türkçenin zarafetleriyle dolu… hem dünyada olup bitenleri hem de memleketimizde cereyan eden hâdiselere yabancı değil. Savaş Bitti’ye gelirsek, Hölderlin, ‘İnsan bu dünyada şairane mukimdir.’ Yâni, herkes epik bir şiirden başka bir şeyi anlayabilir. Ancak mezkûr şiirde bir Türkiye panoraması da vardır.”

Bir demet paylaşacak olursam:

“Matbuattan gizlendi şehre inmekten maksadımız

Giderek matbuat gizledi bizden kendi maksadımızı

Yadırganmadı bu koca kaba kalabalığın

Daracık yerlerde sıkış tepiş gizlenişi

Gizli övünmelerde yoklandı bir darp izi

Mezeler yenildi kafalar çekildi

Tarladan kovulanların irin topladı derisi

İrinliler kabilesi

Çoğalıp sayıları göze batınca alarga durdular bizden

Sevmezlermiş bizi raconlarının bu olduğu söyleniyor

Yarası cerahatlenmeyeni kendilerinden saymazlarmış

Bize başından beri başkası muamele yaparlarmış

Daha yeni öğrendik meğer biz de onlarla mecazdan

Leff ü neşirden gayrı alaka şimdiye kadar kurmamışız

Doğrusu gerçekten bizmişiz başkaları

Onlara dokunmanın bizlere ar gelişi bundanmış

İrinsizlik bilinciymiş her geçen gün tuhaflaştıran bizi

Bizdik hey gidi bizdik biz gidi bizdik neye dokunduysak

Doğdu o şeylerin ortadan kalkma ihtimali

Sarktı berelendi döküldü neye dokunduysak

Canımızı santigrat nev’inden kıymet biçmeye kalktığımızda

Memeler sarkık kalçalar bereli dudaklar dökülgendi

Rengi attı çağları dönemlere ayırmak için

Elimize tutuşturdukları edevatın”

Ve bu beyefendiyle şânı ve güzel sözleri Anadolu’nun her yerinden Azerbaycan’a oradan Kırım ve Trakya’ya kadar yayılan Karacaoğlan üzerine sohbetler… Âlicenap ozanın nerede doğduğu meçhuldür; ancak bu hususta birkaç şey ifâde edilir. Kimine göre Karacoğlan Adana doğumludur, bazısına göre Kilis, başka kesimlere göre de Erzurumlu… Karacoğlan der ki: “Mamalı’da ben bir Rıdvanoğlu’yum Binbuğa’dır benim elim. Erzurum’dur benim elim.” Ishak Refet, “Karacoğlan gönüllerden doğmuş ve gönüllere gömülmüştür.” demiştir. Mustafa Necati Karaer de buna ilaveten, “Büyük sanatçılar yaşadıkları çağdan çok yarınların, geleceklerin kılavuzları ve millet denilen sürekli zincirin vazgeçilmez halkalarıdır. Karacoğlan gibi şairlerin hayatını, millet hayatının bir parçası olarak düşünmek daha yerinde olur.” ifadelerini kullanmıştır. Nereli olduğundan daha mühimi, bizimdir Karacaoğlan. Onun şiirleri vasıtasıyla, Anadolu’nun her yerine ayak basmış kadar olursunuz.

Karacaoğlan nasihat eder:

“Bu dünyada adam oğluyum dersin,

Helâli, haramı durmayıp yersin,

Yeme el malını er geç verirsin,

İğneden ipliğe sorulur bir gün.

Gökte yıldızların önü terazi,

Ülker ile aşar gider birazı,

Yarın mahşerde de sorarlar bizi,

Hak mizan terazi kurulur bir gün.”

Başka ne der?..

“Şu benim mekânım, benim yollarım

Aradım yuvayı Bursa’da buldum

Güzeller çok imiş eğlendim kaldım

Kokar menevşesi gülü Bursa’nın

Hak’tan môlur bu yerlerin yapısı

Evliya mekânı murat kapısı

Aldı beni güzellerin kokusu

Kokar menevşesi gülü Bursa’nın

Hak nazar eylesin Pınarbaşı’na

Gevher yağar toprağına taşına

Ulu C3amilerde kandil başına

Altun fener yanar mumu Bursa’nın

Karac’oğlan der ki insem bağına

Arkamı da verdim Keşiş Dağı’na

Yüzüm sürdüm ak gerdanın ağına”

Kokar menevşesi gülü Bursa’nın.”

Karacoğlan erkeğin kuşatıcı tarafını anlatırken, kadınların da değerini bilir. Siz bırakın yabancı şairleri de, hele bir ona bakın…

“Sevdiğim arzımı demek’çin sana

Bülbül söylediği dil gerek bana

Şu bağrım kül oldu hep yana yana

Onu söndürmeye sel gerek bana

Yandım yakıldım ben bu ateşlere

Vardım da takıldım ben bir neştere

Delindi ciğerim kapandım yere

Beni kaldıracak el gerek bana

Haldan anlar isen haldaş olalım

Anasız babasız kardaş olalım

Gurbet gezdi isen yoldaş olalım

Ucu yâr zülfünde yol gerek bana

Karac’oğlan eder Bayburt illeri

Esip esip bize gelir yellerin

Burmalanmış yâr yüzünün telleri

Ona bağlayacak gül gerek bana”

Hülâsa, bu beyefendi ağabeyle mûsiki üzerine de konuşmuştuk. "Soul" ve "blues" tarzında sanatını icra eden Otis Redding'den bahsetmiştim bir keresinde, "I've Been Loving You Too Long" ve "Try a Little Tenderness"i dinletmiştim. İkinci parçayı beğenmişti. Klasiklerden Franz Liszt'i de seviyor. Ölü Ozanlar Derneği filmini bilenler hatırlayacaktır: öğrenciler, sevdikleri hocalarından haksız yere ayrı kalacaklarını öğrendiklerinde, Whitman'ın dizesiyle "O Captain! My Captain!" nâralarıyla mücadeleye girişmişlerdi. O hâlde, "O Captain! My Captain!" diyorum.