Yoksulluğun en acımasız hâli, insanın parasız kalması değil, ömrü boyunca kendi hayatına yetişememesidir.

Çünkü yoksulluk yalnızca boş bir cüzdan, ödenemeyen faturalar ya da karşılanamayan ihtiyaçlar değildir. Bazen yaşanamayan çocukluk, geçim kaygısıyla tüketilen gençlik, sürekli ertelenen hayaller ve bir ömür çalışmaya rağmen kendine ayıramadığın zamandır.

İnsanın yaşamak için çalışması ama çalışmaktan yaşamaya fırsat bulamaması, yoksulluğun en ağır biçimidir.

Bugün dünyanın farklı coğrafyalarında milyonlarca insanın yaşadığı trajedi tam da budur.

Daha çocukken ailesinin geçim sıkıntısıyla tanışan insan, gençliğinde eğitim ve iş bulma kaygısıyla mücadele eder. Çalışmaya başladığında ev kurmayı, çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamayı, biraz olsun rahat yaşamayı hayal eder.

Fakat hayat sürekli yeni bir hesap çıkarır karşısına.

Kira, faturalar, mutfak masrafları, eğitim giderleri, borçlar…

Her ay aynı mücadele, her yıl aynı endişe.

İnsan, daha iyi bir yarın uğruna bugününü feda ederken gençliğinin nasıl geçtiğini bile fark edemez.

Bir işçiyi düşünün. Sabahın karanlığında evinden çıkar, akşamın karanlığında döner. Kazandığının önemli bir kısmı barınmaya, kalanı temel ihtiyaçlara gider. Çocuğuyla geçireceği zaman, ailesiyle yapacağı küçük bir tatil, hatta sıradan bir akşam yemeği bile ekonomik hesapların konusu olur.

Bir de emekliyi düşünün.

Otuz, kırk yıl çalışmış, üretmiş, vergisini ve primini ödemiştir. Hayatının son döneminde biraz dinlenmeyi, gezmeyi, sevdikleriyle vakit geçirmeyi beklerken yeniden geçim mücadelesinin içine düşer. Kimi çalışmaya devam eder, kimi yakınlarının desteğine ihtiyaç duyar, kimi de yıllarca kurduğu hayallerden sessizce vazgeçer.

İnsan, ömrünü çalışarak tükettiği hâlde yaşlılığında bile geçim korkusundan kurtulamıyorsa, mesele yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda vicdanidir.

Üstelik bu sorun yalnızca yoksul ülkelerin meselesi değildir.

Dünyanın en gelişmiş ekonomilerinde bile çalışan yoksullar, barınma sorunu yaşayan gençler ve geçim sıkıntısı çeken emekliler vardır. Birçok toplumda orta gelirli kesimler giderek daha fazla baskı altında kalmakta; konut, eğitim ve sağlık giderleri insanların geleceklerini güvenle planlamalarını zorlaştırmaktadır.

Bir zamanlar çalışarak ulaşılabileceği düşünülen hayat standartları, yeni kuşaklar için giderek uzaklaşan hedeflere dönüşmektedir.

İnsanlar artık yalnızca harcamalarını değil, hayatlarını da kısmaktadır.

İşte çağımızın en büyük çelişkilerinden biri burada ortaya çıkıyor.

Dünya ekonomisi büyüyor, teknoloji ilerliyor, üretim kapasitesi artıyor. İnsanlık olağanüstü bir zenginlik yaratırken bu zenginliğin nimetlerinden herkes aynı ölçüde yararlanamıyor.

Bir tarafta servetler büyürken diğer tarafta milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için ömrünü tüketiyor.

Ekonomik büyümenin toplumsal refaha dönüşmediği yerde, rakamların parlaklığı insanların hayatındaki karanlığı ortadan kaldırmıyor.

Çünkü bir ekonominin başarısı yalnızca ürettiği servetle değil, o servetin insan hayatına kattığı değerle de ölçülmelidir.

İnsanın ihtiyacı yalnızca karnını doyurmak değildir. Güven içinde yaşamak, dinlenmek, öğrenmek, sevdikleriyle zaman geçirmek ve geleceğe umutla bakmak da insanca yaşamın vazgeçilmez parçalarıdır.

Bu nedenle dünyanın bütün yönetimlerinin, ekonomi politikalarını belirleyen kurumlarının ve iş dünyasının üzerinde düşünmesi gereken temel mesele, büyümenin nimetlerinin nasıl paylaşıldığıdır.

Enflasyonla mücadele, üretim, yatırım ve istihdam elbette önemlidir. Ancak gelir dağılımındaki adaletsizlik, emeğin satın alma gücü, barınma sorunu ve sosyal güvenlik sistemlerinin yetersizlikleri görmezden gelinerek kalıcı bir toplumsal refah sağlanamaz.

Bunun yanında yolsuzluk, rüşvet, kara para, haksız rekabet ve kamu kaynaklarının kişisel çıkarlara dönüştürülmesi de yalnızca hukuki meseleler değildir. Bunlar toplumların adalet duygusunu zedeleyen, emeğe duyulan güveni aşındıran sorunlardır.

Emeğiyle geçinen insanların hayatlarını ertelemek zorunda kaldığı, haksız kazancın ise ayrıcalığa dönüştüğü bir düzende toplumsal huzurun güçlenmesi beklenemez.

İnsanlığın ihtiyacı yalnızca daha fazla zenginlik üretmek değil, üretilen zenginliğin daha adil paylaşılmasını sağlayan ekonomik ve sosyal düzenler kurmaktır.

Bir işçinin çocuğuyla vakit geçirebilmesi, bir emeklinin huzur içinde yaşayabilmesi, bir gencin geleceğini kurarken gençliğini tüketmemesi, bir ailenin geçim korkusuyla yaşamaması; bunlar lüks değil, insan onuruna yakışır bir hayatın temel şartlarıdır.

Çünkü kaybedilen para yeniden kazanılabilir, kaybedilen malın yerine yenisi konulabilir. Ancak yaşanamayan çocukluk, tüketilen gençlik ve ertelenen mutluluklar geri getirilemez.

İnsan hayatının en büyük trajedilerinden biri, sürekli yarına hazırlanırken bugünü kaybetmesidir.

Hep aynı umutla yaşarız:

Biraz daha çalışayım, sonra dinlenirim.

Borçlar bitsin, sonra gezerim.

Çocuklar büyüsün, sonra kendime vakit ayırırım.

Emekli olayım, sonra yaşarım…

Peki ya o gün hiç gelmezse?

Ya insan, hayatını yaşamaya fırsat bulamadan ömrünün sonuna ulaşırsa?

İşte bu yüzden bütün dünyanın kendisine sorması gereken soru şudur:

Ekonomik düzenler insanlara yalnızca hayatta kalma imkânı mı sunuyor, yoksa gerçekten yaşama fırsatı da veriyor mu?

Unutulmamalıdır ki insan, ekonominin hizmetkârı değil, varlık sebebidir.

Ve yoksulluğun en acımasız hâli, insanın bir ömür çalışıp çabaladıktan sonra kendi hayatını yaşayamadan bu dünyadan göçüp gitmesidir.
(Başlık Meltem Babaoğlu’ndan alınmıştır.)