Dilimizde en sık dolaşan dualardan biridir; bir sofraya otururken, bir işe başlarken, bir kazancı teslim alırken "bereketli olsun" deriz.
Bu kelimeyi o kadar çok kullanırız ki, çoğu zaman taşıdığı derin manayı fark etmeden geçip gideriz.
Peki bereket, ambarın dolması, hesabın kabarması, rakamların büyümesi midir?
Bereket sadece bir şeyin miktarca artması değil, aksine o şeyin kendisinden beklenenin çok ötesinde fayda vermesidir.
Bereket nicelikle değil, nitelikle ilgilidir; ölçüsü teraziyle değil, tesiriyle anlaşılır.
Az bir ekmeğin kalabalık bir haneyi doyurması, kısa bir ömrün nesillere yetecek bir iz bırakması, mütevazı bir gelirin tüm bir aileye yetmesi bereketin ta kendisidir.
Bereketli zaman, saatlerin çokluğu değil, içine sığdırılan hayrın genişliğidir.
Bereketli ilim, ezberlenen bilgilerin yığını değil, insanı dönüştüren ve başkasına fayda sağlayan bilgidir.
Bereketli bir ev, metrekaresiyle değil, içinde paylaşılan muhabbetle büyür.
Bugün ise biriktirmeyi bereket sanan bir anlayış her yeri kuşatmış durumda.
Depolar taşarken içi boşalan hayatlar, takvimler dolarken hiçbir şey üretemeyen günler, kazanç arttıkça azalan iç ferahlığı bu yanılgının en açık tezahürüdür.
Çoğaltmaya bu kadar odaklanan insan, bir şeyin içine hayat katan o görünmez sırrı kaybetmiştir.
Ne kadar çok şeye sahip olursa olsun, hiçbirinin tadına varamayan bir telaşın içinde yaşayıp gider.
Biriktirilen şey çoğu zaman donar; paylaşılan şey ise akar, akarken de canlanır.
Bereketin kaynağı ise helal emek, temiz niyet ve hakkı gözetilmiş bir kazançtır.
Alın teriyle yoğrulmuş bir hamurun mayası, hiçbir hilenin, hiçbir kurnazlığın sağlayamayacağı bir kıvam taşır.
İçine başkasının hakkı karışan bir lokma, sofrayı ne kadar donatırsa donatsın, insanı doyurmaz.
Şükürle karşılanan bir nimet ise küçük bir pınar gibi, kendi yatağında sessizce çoğalır.
Verdikçe eksilmeyen, eksildikçe artan tek hazine budur; çünkü bereket, insanın elinden çıkıp başkasının eline geçtiğinde asıl değerine kavuşur.
Bir avuç buğday, yalnızca ambarda saklandığında bir avuç buğday olarak kalır; toprağa ve paylaşıma emanet edildiğinde ise bire yedi yüz veren başaklara dönüşür.
O hâlde bereketi rakamlarda değil, bıraktığımız tesirlerde aramak icap eder.
Elimizdekini çoğaltmanın derdine düşmeden önce, onu nasıl kazandığımıza ve kimlerle bölüştüğümüze bakmak, işin özüne inmenin ilk adımıdır.
Bereket, bir şeyin ne kadar çok olduğunda değil, kaç gönle dokunduğunda saklıdır.