​İstihbaratın hayati önemine değindiğim her fırsatta, günümüzde artık savaşların yalnızca topla tüfekle değil, strateji ve istihbarat hamleleriyle yürütüldüğünü, bu nedenle istihbarat olgusunun devletler için vazgeçilmez bir unsur olduğunu sıklıkla vurgulamışımdır.

​Özellikle coğrafi konumu itibarıyla Doğu ile Batı’nın, enerji hatlarının, bölgesel krizlerin ve çatışma odaklarının tam merkezinde yer alan Türkiye açısından değerlendirildiğinde, istihbaratın kritik rolü çok daha belirgin hâle gelmektedir. Son yıllarda ülkemizin istihbarat alanında ulaştığı seviyeyi ve bu doğrultuda kritik sorumluluklar üstlenen Hakan Fidan gibi isimlerin neden hedef alındığını anlayabilmek için de bu jeopolitik gerçekliği göz önünde bulundurmak gerekir.

​Yaşanan gerçekleri daha net kavrayabilmek adına, bu alandaki araştırma ve gözlemlerimi bir kez daha kapsamlı bir şekilde ve altını önemle çizerek paylaşmak istiyorum. Çünkü istihbarat, böylesi bir coğrafyada kelimenin tam anlamıyla hayati bir gerekliliktir.

​Kıran kırana bir rekabetin, bölgesel ve küresel üstünlük kurma mücadelesinin yaşandığı günümüz dünyasında istihbarat; devletlerin varlığını sürdürebilmesinin temel şartıdır. Nitekim dünyanın önde gelen uluslararası istihbarat teşkilatlarına bakıldığında, bağlı bulundukları ülkelerde devlet bütçesinden en yüksek payı alan kurumların başında geldikleri net bir şekilde görülmektedir.

​Günümüzde savaşlar boyut değiştirmiş ve doğrudan birer "istihbarat savaşına" dönüşmüştür.

​Bir ülkenin bekasını sağlayan en temel unsur artık istihbarat gücüdür. Bu güç, teknolojinin sunduğu son imkânlar ve yapay zekâ odaklı veri analitiğiyle birleştiğinde asimetrik bir güçler savaşı ortaya çıkarmaktadır. 2000’li yılların başı, bu savaşların taktik, strateji ve teknolojik dönüşüm süreçlerinin miladı olmuştur.

Uluslararası ilişkilerde dengelerin yeniden kurulduğu bu süreçte; ABD ile El-Kaide arasındaki mücadele, Rusya’nın küresel sahneye yeniden dönüşü ve ABD’nin buna karşı geliştirdiği denge stratejileri yeni dönemin ilk sinyalleri olmuştur. 21. yüzyılın getirdiği bu yeni uluslararası konjonktürde tüm devletler, gelecekte şekillenecek olan yenidünya düzeninde güçlü bir konum elde etmek adına kendi millî stratejilerini oluşturmak ve bu stratejilere uygun proaktif adımlar atmak zorundadır.

​Güvenlik kavramı artık yalnızca sınırlarımızı korumak ve ülke içinde asayişi sağlamakla sınırlı değildir. Türkiye gibi kriz odaklarıyla çevrili bir ülkede güvenlik, sınır ötesindeki dinamikleri anlık olarak okuyabilmeyi, tehdidi kaynağında tespit edip kontrol altında tutabilmeyi gerektirmektedir.

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki haklarını tescilleyen Libya İle Yapılan Deniz Yetki Alanları Sınırlandırma Mutabakatı, Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Körfez ülkelerinden Afrika kıtasına kadar uzanan savunma ve güvenlik iş birliği anlaşmaları ile Karadeniz Tahıl Koridoru Anlaşması gibi küresel arabuluculuk hamleleri, bu proaktif istihbarat ve diplomasi vizyonunun somut birer sonucudur. Bu tür uluslararası anlaşmalar, sahada güçlü bir istihbarat diplomasisi yürütülmeden başarıya ulaşamaz. Dolayısıyla uluslararası güvenlik, bir ülkenin olası krizlerde veya doğrudan çatışma durumlarında zafer kazanmasının en temel ön şartıdır.

​Devletlerin ana sorumluluğu, toplumsal değerlerini korumak, dış tehditlere karşı güçlü durmak ve millî hedeflere ulaşılmasını engelleyebilecek riskleri daha ortaya çıkmadan bertaraf etmektir. İşte iç ve dış istihbaratın kusursuz uyumu, tam da bu koruyucu kalkanı oluşturmak adına hayati önem taşır. Ülkelerin tüm mücadelesi; daha güvende olmak, stratejik açık vermemek ve caydırıcı kalabilmektir.

İnsanlık tarihi boyunca devam eden kontrol etme ve yönetme arzusu, günümüzde kapitalizmin ve tüketim ekonomisinin şekillendirdiği küresel bir rekabet alanına dönüşmüştür. Yaşanan sosyoekonomik krizler ve küresel güç odaklarının çıkarları doğrultusunda uluslararası kuruluşlar ve ulus ötesi şirketler vasıtasıyla yürütülen politikalar, güvenlik olgusunu her zamankinden daha karmaşık hâle getirmiştir.

​Bu karmaşık yapıda güvenlik kavramı doğrudan "strateji" ile bağlanmıştır. Strateji yalnızca muharebe alanında kazandıracak taktiklerin üstünde yer alan bir şemsiye değil, kriz öncesinde belirlenen, kriz anında kararlılıkla uygulanan ve değişen şartlara göre anlık güncellenen dinamik bir süreçtir.

​Günümüzde strateji, askerî alanların dışına taşarak devlet kurumlarından özel sektöre kadar geniş bir alana yayılmıştır. Ancak devlet ölçeğinde bakıldığında; geçmişin yalnızca caydırıcılık veya askerî güç dengesine dayalı strateji anlayışı, yerini diplomasiden ekonomiye, siber güvenlikten nokta istihbarat operasyonlarına ve stratejik uluslararası anlaşmalara kadar multidisipliner bir yaklaşıma bırakmıştır.

​Bir devletin karşılaştığı risk ve tehditleri tanımlama biçimi, o ülkenin temel güvenlik stratejisini yansıtır. Yönetici erkin alacağı kararlar, hangi değerlerin korunacağını, hangi hedeflere öncelik verileceğini ve tehditlerle nasıl mücadele edileceğini belirler. Bu kararların doğruluğu ve milletin her kesimine fayda sağlayacak bir güvenlik ortamının tesisi ise öncelikle güvenlik ve istihbarat kavramlarının netleşmesine, belirsizlikten kurtarılarak kararlı bir devlet politikası hâline getirilmesine bağlıdır.