Suriye İç Savaşı, 15 Mart 2011’de ülkenin güneyindeki Deraa’da hükümet karşıtı gösterilerle başladı. Arap Baharı’ndan izler taşıyan gösterilerin amacı, ülkede demokratik bir yönetimin hâkim olması arzusuydu. Başlangıçta Esed yanlıları ile karşıtları arasında bir mesele görünümünde olan sorun, kısa zaman içerisinde bölgesel ve küresel aktörlerin devreye girmesiyle uluslararası bir krize dönüştü.

ABD, Türkiye ve Suudi Arabistan, ülkede yönetimin değişmesine taraftar rejim karşıtı muhaliflere destek verirken, Rusya ile İran ise Suriye’de rejimin devamından yana oldular. Rusya’nın Suriye’ye ilgisi Sovyetler Birliği döneminden kalma ve büyük ölçüde Doğu Akdeniz stratejisine dayanıyor. Nitekim Rusya’nın Akdeniz’deki askeri üsleri sadece Suriye’de bulunuyor. Doğu Akdeniz kıyılarında yer alan Hmeymim Hava Üssü ile Tartus Donanma Üssü’nün varlığı, Rusya’nın 2015’ten bu yana Suriye yönetimine askeri operasyonlarla destek olmasının en önemli faktörü olarak biliniyor. Zira bu iki askeri üs Moskova’ya, Ortadoğu ve Akdeniz bölgesinde askeri potansiyelini artırma fırsatı sunuyor.

ABD, İngiltere, Fransa ve diğer Batılı ülkeler, Suriye’de rejim muhaliflerine destek oldular. Fakat 2014 yılından itibaren bu devletlerin dikkatleri Esed yönetiminden ziyade DEAŞ ile mücadeleye çevrilmiş bir durumda. Bu devletlerin ortak amacı, genelde Ortadoğu, özelde ise Suriye’de DEAŞ’ın etkisini azaltmak ve ondan kurtarılan bölgelerde istikrarı ve güvenliği yeniden tesis etmektir. Suriye’deki çatışmanın sona erdirilmesinde işlevsel bir siyasi çözüme varılamaması ve yaşanan otorite boşluğu, DEAŞ ve diğer terör örgütlerinin bölgede güç kazanmasına olanak sağladı.

Ancak ABD’nin başını çektiği Batılı ülkelerin DEAŞ’a karşı mücadelede, PKK’nın Suriye uzantısı olan PYD/YPG terör örgütünü tercih etmesi Ankara’nın, ABD ve NATO’daki müttefikleriyle derin bir ihtilaf yaşamasına neden oldu. Türkiye, yoğun diplomatik girişimlerine rağmen müttefiklerinin, PYD/YPG terör örgütüyle işbirliği yapmasını engelleyemedi. Hâlbuki AB ve NATO tarafından da terör örgütü kabul edilen PKK ile PYD/YPG’nin bağı, kullanılan semboller ve söylemlere bakıldığında bile anlaşılacak bir düzeydedir. Kaldı ki uluslararası güçlerin verdiği siyasi ve lojistik destekle PYD’nin Suriye’de yaşanan iç karışıklığı fırsata dönüştürmeye yönelik adımlar attığı, kısa zamanda ortaya çıktı.

Bir diğer önemli husus ise çatışma, şiddet ve zulüm sebebiyle zorla yerinden edilen kişiler sorunu. Resmi verilere göre, Türkiye’deki kayıtlı Suriyeli sayısı 3 milyon 674 bin kişinin üzerine çıkmış durumda. Türkiye’nin omuzlarında her geçen gün bir çığ gibi büyüyen bu insani sorun karşısında ne AB ülkeleri ne de NATO ülkeleri, DEAŞ ile mücadelede gösterdikleri hassasiyeti, aynı derecede bu göç karşısında göstermedi.

Dolayısıyla gerek Zeytin Dalı, gerekse de Barış Pınarı Harekâtı, Türkiye’nin terör ve göç konularında müttefikleri tarafından yalnız bırakılmasının bir neticesi olarak ortaya çıktı. Zira Ankara’nın her iki harekâtta da amacını; DEAŞ ve PYD/YPG terör örgütleriyle mücadele ve Suriyelilerin evlerine insan onuruna yaraşır ve güvenli bir şekilde dönmelerini sağlamak şeklinde sınırlı tutması, Türkiye’nin terör ve göç karşısında yaşadığı sıkıntıya işaret etmesi bakımından dikkate değerdir.