Türkiye’de siyaset bazen hukuk üretmiyor; açık arıyor. Son günlerde kulislerde dolaşan “Tunceli senaryosu” tam da bunun örneği. Bir milletvekili istifa edecek, ara seçim yolu açılacak, ardından Ekrem İmamoğlu o bölgeden aday gösterilecek… Sonra da “milli irade” sloganları eşliğinde bütün yargı süreçleri siyasallaştırılacak. Bu tablo, demokrasiyi güçlendiren değil, demokrasiyi teknik manevralara indirgeyen bir siyasal akıl yürütmenin ürünüdür.
Çünkü mesele artık “halk kimi seçiyor” meselesinden çıkıyor; sistemin boşluklarından siyasi operasyon üretme çabasına dönüşüyor. Hukuku tartışmak yerine hukuk etrafında dolanmak, millet iradesini savunmak değil, onu araçsallaştırmaktır. Bugün Tunceli üzerinden konuşulan formül, aslında Türkiye’de siyasetin giderek “mağduriyet mühendisliği” üzerinden yürütülmeye çalışıldığını gösteriyor.
Türkiye geçmişte de benzer krizler gördü. 1990’larda dokunulmazlık tartışmaları, 2000’lerde milletvekilliği üzerinden yürüyen yargı krizleri, ardından Ergenekon-Balyoz döneminde “seçilmiş vekil mi, tutuklu sanık mı?” tartışmaları… Son olarak Can Atalay dosyasında yaşanan anayasal kriz… Bütün bu örnekler bize şunu gösterdi: Hukuk ile siyasetin sınırı bulanıklaştığında ortaya demokrasi değil, kurumsal kaos çıkıyor.
Bugün yapılmak istenen şey de tam olarak budur. Eğer bir siyasetçi hakkında yargı süreci varsa, bunun yolu siyasi sembol üretmek değil, hukuki mücadeledir. “Bir bölgeden seçilelim, sonra sistem kilitlensin” yaklaşımı demokratik olgunluk değil, siyasal gerilim stratejisidir. Çünkü burada amaç temsil değil; kriz üretmektir.
Üstelik Tunceli gibi hassas bir şehrin böyle bir ulusal siyasi satranç tahtasına dönüştürülmesi de ayrı bir problemdir. Tunceli’nin kendi meseleleri, kendi seçmeni, kendi sosyolojisi vardır. Bir ilin sadece Ankara’daki büyük siyasi hesaplar için “hamle alanı” gibi görülmesi, o şehrin iradesine de haksızlıktır. Seçim bölgeleri, siyasi kaçış koridoru değildir.
Dahası, milletvekilliğinin “hukuki zırh” gibi sunulması da parlamenter demokrasinin ruhuna aykırıdır. Meclis, yargıdan kaçış alanı değil; millet adına yasa üretme makamıdır. Eğer toplumda “vekilliği kazanırsan dosyadan kurtulursun” algısı oluşursa, bunun zararı sadece bir partiye değil, doğrudan devlet düzenine olur.
Demokrasi, hukukla birlikte anlamlıdır. Hukukun etrafından dolanarak kurulan her siyasi senaryo kısa vadede alkış toplasa bile uzun vadede kurumsal çürümeyi büyütür. Türkiye’nin ihtiyacı yeni mağduriyet tiyatroları değil; güçlü, net ve tartışmasız işleyen bir hukuk düzenidir.