Evin kapısı yumruklanıyordu, ne olduğunu anlamadan kapıya koştum. Kapıyı açmamla Özgür Özel, Ali Mahir Başarır, yanlarında tanımadığım bir kişi daha. Alacakaranlıkta üç kızgın adam.

Özgür bey içeriye iteledi beni, yakama sarıldı; “Sen kim oluyorsun da bizi eleştirip hakkımızda yazılar yazıyorsun çetinnn, çetinnnn” diye bağırıyordu. Yanında gaza gelen Ali Mahir’ in yumruğuyla yere serildiğimi hatırlıyorum. Tam “dinleyin beni” diyecektim ki bunların bir rüya, kâbus olduğuyla yüzleştim. Uyandığımda terden sırılsıklam olmuşum, bu karabasandan ancak sert bir kahve normal hayata dönmemi sağladı.

Güne böyle bir rüyayla başlamanın içsel gerginliği bir süre devam etti. Hayıflandım ara ara gülümsedim “herkesin rüyasına ışıltılı kadınlar girer bizim şansımıza bu siyasiler düştü” diye gülene kadar epey süre kendime gelemedim.

Akşam saatleri, dışarıdaki birkaç işimi halledip, mahalle esnaflarının arasından eve doğru ilerlerken kapının önünde oturan kasap Ahmet ustayla karşılaştım. Çocukluğumun geçtiği mahallenin en eski esnafıdır. Babamdan yadigâr bu mahallede nefes alırım ara sıra. Ahmet usta önünde sehpa, üzerinde tavla, belli ki karşısına oturtacak birini aranıyordu, bunu hissettiğim için fazla oralı olmadan selam verip önünden geçiyordum ki; “Yazar Bey vallahi hiç kaçma, tavla oynamadan bırakmam” dedi, sigaradan sararmış bıyıklarının altından gülümsüyordu. Nezaketen oturdum, derdim, “usta benim tavla ile pek aram yok” demek. Ben bunu demeye çalışırken biz tavla oynamaya başlamışız, hatta bir mars olmuşum, “ustam ben bilmiyorum pek” dediğimde de iki mars, bir oyun beş sıfır yenilmişim.

“Ee ustam ben sana dedim bilmediğimi ama” derken usta lafa girdi gevrek gevrek gülme eşliğinde; “yazarım sen bu tavla işini öğren öyle gel” Belli ki Ahmet usta bir gün önce sağlam yenilmiş, yenilginin hırsını da başkasından çıkarmak için beklerken oltaya ben düşmüşüm. “Bu akşam gazeteye yazı yazmam lazım bir günde bu kadarı bana yeter” dedim Ahmet Usta’ya. Gülüştük, helalleştik, ayrıldım yanından.

Okuyanlarım, takipçilerimin bir kısmı bilmez, ben uzun yıllar tiyatro eğitimi aldım ve aktif olarak tiyatro oyunculuğu, sonrasında da bir süre tiyatro yönetmenliği yaptım. Gazeteciliğim tiyatro sonrası başladı. Her ne kadar gazetecilik, yazarlık yapmış olsam da yıllarca Tiyatro’nun gazeteciliğimde oldukça büyük katkı ve etkisi oldu hep.

“İnsanı insana insanca anlatabilmek lazım”, bu tiyatro tanımı hayatımın her döneminde önemli oldu. Ustalıkla anlatabilmenin, gerçekleri söylemenin en basit yolunun konuşmak olduğunu çok iyi bilirim. Gazeteci olarak çok zaman hiç hoşuma gitmese de gerçekleri yazmak zorundayım. Gazeteciliği bana öğreten ustalarımdan gerçeği anlatmanın önemini öğrendim, tiyatro eğitimimden de gerçeği anlatma biçimini. Standart köşe yazarı olmayı hiç başaramadım. Zaten öyle olmak gibi bir niyetimde olmadı. Ben yazarken usta bir aktörün tiradını yüzünü yalayan sahne ışıkları altında söylerken duyduğu heyecan ile yazdım hep.

Bugün bu yazımda da bunu yapıyorum sizinle, gündemin baş döndürücü etkisinde yakaladığım boşlukta, önümüze dayatılanları konuşmanın dışına çıkarak, kaçamak yapıp kendimiz olalım istedim, birkaç dakikalığına olsa mahalle tadında, dost sıcaklığında…

Kelimeleri karnımızın içinde tutmadan, eğip bükmeden, mahalle sıcaklığında düz ve yalın.

O yüzden ara ara cumartesi yazılarımda daha diyaloglu, daha espri yüklü, daha sokak sohbetleri tadında yazılar paylaşacağım size.

Bazen sokaktaki satıcı, alışveriş yaptığım bakkal, tıraş olduğum berber olacak yazılarımda, bazen dertleştiğim ve uzun yıllardır fikirlerini dinlediğim kardeşlerim, ağabeylerim olacak. Bir bardak tavşan kanı çay tadında, sabah simidi ekşiliğinde, serin ağaç gölgesi huzurunda sohbet edeceğiz. Bir fıkra ile kahkahalar ile bitecek yazım, belki bir gün aniden avaz avaz kavga edeceğiz yazarken.

Demem o ki, ara ara biz olacağım sizinle kalemin aydınlığında.

Şu an okuduğunuz satırları tamamladığımda saat de geceye yaklaşmıştı. Yıllarımı gölgesinde geçirdiğim, geçlik yıllarından itibaren elimi üzerimden hiç çekmeyen ağabeyim Dr. Koray Topçu aradı; ”Özledim sesini, ne yapıyorsun nasılsın” dedi. İçinde özgür olan karabasan rüyamı, dışarıdan eve gelirken Ahmet ustanın tavla gazabına nasıl düştüğümü anlatıp yazdığım yazıdan bahsettim, 3-5 dakika, gülüşüp sohbet ettik.

“Bak böyle bir güne yakışacak bir fıkra anlatayım sana” dedi.

Amerika'da zencinin biri pasaportunu kaydetmiş. Tam da Türkiye’ye tatile gideceği gün. Aksilik bu ya... Uçağı kaçıracak, kara kara düşünürken yolda bir pasaport bulmasın mı?
hemen almış yerden, bir bakmış ki “Leonardo di Caprio'nun” pasaportu. "ne olursa olsun" demiş ve şansını denemeye karar vermiş. Çıkarmış Leonardo'nun fotoğrafını, kendi fotoğrafını yapıştırmış. Uçmuş Türkiye’ye. Atatürk hava limanında görevli gümrük memurunun karşısına geçmiş. Kim olabilir memur? Tabi ki Temel. Almış pasaportu eline adamın ismine bakmış:''Leonardo di Caprio", bir fotoğrafa bakmış, bir zenci adama. Birkaç şaşkın bakıştan sonra öbür masaya arkadaşına seslenmiş, “ula cemal, bu Titanik batmış miydu, yanmış miydu?"

“Hayat önümüze gelen olasılıklar ve bunlar konusunda yaptığımız tercihler değil mi?” dedi, fıkraya gülmemi dondurup. “Haklısın” dedim. “İyi ki hayata dair, sokağa dair güzellikleri görebiliyorum, kokusunu duyabiliyorum hayatın. Yazmaktan işte bu nedenle çok mutlu oluyorum.”

Bazen dünyanın sert ve kaba koşturmacasın dan hayatı ıskalıyoruz. Etrafımızda olan bitenler, ihanet, çıkar çatışmaları, seviyesiz cıvık cıvık insan ilişikleri bizi biz yapmaktan uzaklaştırıyor. Bunu yapmamak lazım, ara ara iç dünyamızdan, yüreğimizin sesini dinleyip bu kalitesizlikten huzura kaçmak lazım. Başka şeyler söylemek başka tatlar yakalamak lazım. Bizi biz yapanın ruhumuz olduğunu hatırlamak lazım.

İyi ve sizi mutlu edecek bir hafta sonu dilerim.