Birinci Dünya Savaşı ile başlayan Ortadoğu’nun yeniden haritalandırılması sürecinin henüz bitirilemediği görülmektedir. Bölgesel dengeler birbirine o denli bağlı ki, basit sayılabilecek adi bir vaka dahi, domino etkisine dönüşebilecek bir kudrete sahip olabilmektedir. O nedenle bölgeyi bütüncül bir düşünceyle ele almak ve bu çerçevede olayların türevlerini dikkate alarak fonksiyonel hesaplar yapmak önemlidir. Böylece politik, ekonomik ve askerî güçleri bir arada kullanmaya ya da kullanmamaya yönelik işbirliği veya çatışma aritmetiğinin planlaması daha kolay hale gelebilir.
Arap Baharı yukarıdaki durumun en somut örneğidir. Bölgedeki tüm siyasi dengeleri bir çırpıda değiştirerek, dostları düşman, düşmanları dost kılmıştır. Başlangıçta hiç kimse, Arap Baharı ve bu bağlamda yaşanan hadiselerin, kolay bir şekilde Kıbrıs sorununun anlamını ve boyutunu kökünden değiştireceğini; İsrail’in bölgenin kilit ülkesi rolünü üstleneceğini tahmin edemezdi. Ancak uluslararası ilişkilerde maharet; edilemez sanılan tahminleri etmek ve krizleri kendi lehine çevirebilmektedir.
28 Ocak 2016 tarihinde gerçekleşen Birinci Güney Kıbrıs-Yunanistan-İsrail Zirvesi’nin beşincisi, 20 Aralık 2018’de yapıldı. İsrail yönetimi, 2009’dan itibaren etkisini gösteren Yunanistan’daki ekonomik krizi, ardından Güney Kıbrıs’ta baş gösteren iktisadi buhranı, fırsata çevirmeyi ustalıkla başardı. İflasın eşiğine gelen söz konusu iki ülke, aynı zamanda Ortadoğu’yu esir alan Arap Baharı yangınıyla birlikte İsrail’in “doğalgaz ipine” tutunmayı, tüm krizlerden çıkış için bir fırsat olarak gördü. Dolayısıyla her iki ülkede ortaya çıkan ekonomik krizin, İsrail ile ilişkilerin düzeltilmesinde kaldıraç etkisi yaptığı ileri sürülebilir. Benzer şekilde, Mavi Marmara Olayı ile Davos Krizi de İsrail’in Güney Kıbrıs ile ilişkilerini güçlendirmede önemli bir role sahiptir.
2013 yılında Demokratik Seferberlik Partisi lideri Nikos Anastasiadis’in seçimleri kazanarak liderlik koltuğuna oturması ile Güney Kıbrıs-İsrail ilişkileri balayı dönemine girdi. Nitekim İsrail, Sovyetler Birliği’nde öğrenim görmüş, Komünist ve Rus yanlısı Hristofyas’a nazaran, Londra’da hukuk tahsili yapmış ve AB değerlerine bağlı demokrat Anastasiadis ile daha hızlı ve kolay ilişki kurabilme fırsatı elde etti. Ancak her hâlükârda Güney Kıbrıs-İsrail yakınlaşması, Ortadoğu’daki krizlerin İsrail perspektifli bir yaklaşımla, Kıbrıs’a taşınmasına yol açtı. Buna mukabil, İsrail de Kıbrıs sorununa ilişkin görüşlerini, Güney Kıbrıs’ın resmi tezlerine endekslemeye başladı.
İsrail için, Ortadoğu’ya en yakın AB üyesi Güney Kıbrıs ile üst düzey diplomatik ilişkiler geliştirmek, AB içinde güç kazanmak bakımından mühim bir olaydı. Zira Güney Kıbrıs, İsrail’e AB’nin anahtarını sunabilirdi. Nitekim öyle de oldu. Güney Kıbrıs ile başlayan yakınlaşma, beraberinde Yunanistan’ı ardından da İtalya’yı, nihayetinde AB’yi getirdi. Güney Kıbrıs-İsrail-AB serüveninde Eastmed projesi, krize dayalı yürütülen uzun soluklu diplomasiyi anlamada somut bir örnek olarak gösterilebilir.
Güney Kıbrıs-İsrail-Yunanistan arasındaki üçlü işbirliğini koordine etmeyi amaçlayan daimi bir sekreterliğin, 2019 yılının ortalarında Lefkoşa’da faaliyete geçmesinin planlanması, üzerinde durulması gereken siyasi bir gelişmedir. Bölgesel ve küresel çok yönlü diplomatik gelişmeler Kıbrıs’ı yeniden anahtar bir ada statüsüne ulaştırmıştır. Bugün Doğu Akdeniz’de doğalgaz enerji hesapları gölgesinde yeni bir ittifak kurma denemesi, başarılı bir şekilde ilerlemektedir. Güney Kıbrıs’ın etrafında şekillenen bu hassas diplomaside Anastasiadis, tıpkı Bismark gibi aktif bir siyaset takip etmektedir. Suriye’den Mısır’a kadar uzanan kıyı şeridi ülkeleri ile Ermenistan’dan, Suudi Arabistan’a uzanan iç kesimleri kendi üzerinden bir araya getirip Türkiye’yi yalnızlaştırmaya çabalamaktadır. İsrail, AB ve ABD’nin desteklediği bu siyasetin, nasıl sonuçlara yol açabileceğinin simülasyonları üzerinde yoğun mesai harcamak gerekmektedir.