Özgürlüğüne pek düşkün… Çalıştığı restorandan serbestçe hareket edebileceği ayakkabı boyacılığı için ayrılan biri… Artık ölene kadar ayakkabı boyacısı…

Elias Khoury, “Küçük Gandhi’nin Yolculuğu” kitabıyla bizi iç savaşın pençesinde kıvranan ülkesine; Lübnan’a götürüyor. İç savaş derken işgalleri katmadan geçmek istemiyorum, Lübnan’ın paramparça hâlini görmek iç acıtıcı. Fakat merak etmeyin, yazar iç savaş yıllarını anlattığı kitabında fiziksel etkilere çok az yer veriyor.
Ve başrol filmin başında ölür
Hikâyenin kahramanı Abdülkerim, yani Küçük Gandhi olarak gösterilse de Alice de epey etkin bir karakter. O, karanlık Beyrut sokaklarının bahtsız tanığı… Khoury, kurşunların hedefi olup cansız bedeni boya sandığının üzerine/yanına düşen Gandhi’nin fotoğrafını unutturmamak istercesine defalarca gösteriyor. Evet, Khoury, kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği bir şeyi yaptın ve ana karakterini daha “filmin” başında öldürdün. Ancak Abdülkerim ölüp ölüp diriliyor. Bu, kurgu bütünlüğünün en büyük düşmanı. Bitmek bilmeyen anılar, zaman mefhumunun ortadan kalktığı olaylar içinde kendinizi bile unutursunuz. Daha önce bir kitap için demiştim, bana teşekkür edeceksiniz diye, yine diyeceğim: Bana teşekkür edeceksiniz. Kiminiz okumadan önce, kiminiz okuduktan sonra.
Bu andan sonra anlatılan her şey Gandhi’nin cesedinin başında anlatılıyor gibi. Yazar bir türlü olay yerinden uzaklaşamıyor. Hikâyesinde birbirine bağlı iki odak kullanan yazar, kitabın adında yer verdiği Abdülkerim’i birkaç sayfa dışında hiç unutmuyor. Diğer odak ise Alice.
Benim için belirleyici olan 1975-90 yılları arasındaki iç savaştı. Kuşkusuz bunun içinde Sabra ve Şatila katliamı da var. Bu sebeple kitabı daha geniş bir çerçeveden nasıl değerlendirebilirim düşüncesiyle okudum. Zaman zaman yer değiştirmeler ve ölümler başka bir sebebe yorularak izah edilmiş. İç savaşın ve işgallerin meydana getirdiği tekinsiz ortam şüphesiz Lübnan’ın ve dünyalar güzeli Beyrut’un istikrarsız ve emniyetsiz bir yer olmasına yol açtı.
Yazar pek yardımcı olmadı
Kitaplar konuları ve kurguları için okunur. Ancak bu kitap Abdülkerim’in boya sandığından, Alice’in saymayı unuttuğu adamlarından, pederin düş kırıklıklarından, Fox’un ölümünden çok daha öte anlamlar barındıran bir kitap olmalıydı. Bu nedenle dönem havasını solumuş bir yazarın gözünden topluma bakarak onların psikolojisini tartma fırsatı bulacağımı düşündüm. Bu hususta yazarın pek yardımcı olmadığını, en azından buna istekli olmadığını söylemem gerekiyor.

Khoury, maşallah diyeyim de nazar değmesin, ne yüksek bir şahsiyetten ne düzgün bir karakterden ne de yüce bir duygudan bahsetme gereği duymuş. Bunu iç savaşın insanları ne hâle getirdiğini göstermek için yaptı diyebilmeyi çok isterdim. İlk cümleden son cümleye kadar o kokuyu hissetmeye çalıştım ama Khoury, üstelik söz konusu kaos yıllarında savaşanlardan biri olmasına rağmen buna izin vermedi. Basit insanların hayatını anlatacağım diye yola çıktı, basit insanların hayatını anlatıp çekip gitti. Ardında bizler gibi iç savaş geçirmemiş ama analizini yapmaya çalışan garibanlar bıraktı. Bu açıdan tekrar gibi olacak ama iyice anlaşılsın diye söylüyorum; o ona bunu demiş, bu otele gitmiş, beriki ölen köpeği için hayata küsmüş, diğeri evden kaçmış, dönmüş; faydasız şeyler. Bunlar aynı yıllarda Londra’da yaşansaydı belki ilgimi çekerdi. Ben Beyrut’un talihsiz çocuklarıyla ilgilendim. Doğuştan şanssız o çocukların zayıf bedenlerinin taşıdığı yükü anlamaya çalıştım.
“Sultan Abdülhamid ne büyük adamdı”
Lübnan da bizi büyük hüzünlere sevk eden coğrafyalardan biri. Okurken bir Osmanlı izi bulur muyum diye bakındım durdum. Belki yıllara meydan okuyan bir eser ya da geçmişteki huzurlu günlere özlem duyan biri çıkardı karşıma. Sadece bir yerde Abdülkerim’in çalıştığı fırının ustası Raşid’in ağzından şu sözleri okuyabildim: “Sultan Abdülhamid ne büyük adamdı ama onu sırtından bıçakladılar.”

Yakın tarihle ilgili bir bölüm var ki beni yazara karşı epey biledi. Asurlu bir esnaf olan Habib Malku’nun dedesi 1918’de “Türkiye’deki katliamlar” sırasında Mersin’den yaya kaçmış. Habib Malku, dedesini şişmiş ayakları, Türkçe konuşması ve siyah bezle sarılmış kafasıyla hatırlıyormuş. Neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Fransız işgali yıllarında topyekûn olmasa bile parça parça işgalcilerle iş tutan, yıllarca beraber yaşadığı insanlara ihanet eden birileri vardı. Yazarın “Türkiye’deki katliamlar” diyerek genele yaydığı ve sanki sistematik devlet politikası gibi gösterdiği olayların kaynağı budur. Yarısını söyleyip yarısını kaçırmak olmaz, Elias efendi. Öte yandan yazarın bir Hristiyan olarak Filistin davasındaki duruşunu, iç savaş sırasında katliamlar yapan Hristiyan milislerin tarafında yer almayışını ve kendisini bir Arap entelektüeli olarak tanıtışını ise takdir ediyorum.
Elias Khoury, Küçük Gandhi’nin Yolculuğu ile okuyucusunu belki de doğuştan bahtsız bir adamın peşinde gezdiriyor. İyi şeylerle karşılaşma ihtimalini varın siz hesap edin.