Yıllar sonra ortaya çıkan bir deli kadın... 16 yaşında akıl hastanesine kapatılmış ve orada ailesi tarafından yalnızlığa mahkûm edilmiş. Adı Euphemia Esme Lennox... Bundan sonra ona Esme diyeceğiz çünkü öyle istiyor.

Aradan geçen 61 senenin ardından Esme için kurtuluş ümidi doğar. Israrla edilen telefonlar istemeye istemeye Irish Lockhart’ı akıl hastanesine gitmeye zorlar. Çünkü söylenene göre Esme, Irish’in büyükannesinin kardeşi; yani büyük teyzesidir. Hayatta kalan tek akrabası kendisidir, Alzheimer hastası büyükannesini saymazsak.
“Maggie O’Farrell”, “Esme Lennox Nasıl Yok Oldu”dan sarsıcı bir unutuluş hikâyesi çıkarmış. Öncesi ayrı, sonrası ayrı sarsıcı. Son yıllarda okuduğum kitaplar arasında finali en şaşırtıcı olan budur diyebilirim. Çok film izlemenin olduğu gibi çok kitap okumanın da bazı kötü yönleri var. Bunun başında sonunu tahmin etme ve maalesef haklı çıkma geliyor. Benim gibileri çarpmak, sarsmak kolay değildir; ayrıca kolay kolay da beğenmem.
Yazara yol bile gösteririz
Irish, sonradan ortaya çıkan akrabasını pek gönüllü olmasa da kısa süreliğine yanına alacak. Hatta okuyucu bu ihtiyar kadın inşallah biraz daha yaşar da kaybettiği yılları bir nebze olsun telafi eder diye düşünüp yazara yol da gösterebilir. Hayır. Bu kitap artık her şeyin yolunda gittiği, kötülüklerin geride kaldığı kitaplara benzemiyor. Sayfalar ilerledikçe geçmişe daha fazla yaklaşıyorsunuz. Eskiyle yeni arasındaki geçişler o kadar ani ki hangi zamanda olduğunuzu unutuveriyorsunuz. Yazarların anlaşılmayı zorlaştırmak için kullandığı bu taktik her zaman işe yaramıştır.
Irish’in Esme’yi eski yaşadığı eve getirmesi ve Esme’nin 61 yıl sonra evini hatırlaması kırılma anlarından biri. Ev, zamanında Esme’nin ablası yani Kitty tarafından dairelere bölünmüş. —Bizde olsa muhtemelen kentsel dönüşüme gitmiş ya da depremde yerle bir olmuştu- Sonuçta ev Irish’e kalıyor. Eski evine on yıllar sonra kavuşan bir kadının bakımevlerine bırakılması, yeniden yalnızlığa terk edilmesi mümkün değildi. Öte yandan kitabın adı bize bir şey vadediyor. Esme’nin nasıl yok olduğunu öğrenmeliydik. Kalkıp Esme’yi yeniden benzer bir yere tıkmak okuyucuyu da yoracaktı.
Okuyucuya başka bir şey sunuluyor
Esme, hâl ve hareketleriyle bize güven veriyor. Bu kadın yıllarca nasıl akıl hastanesinde kalmış diyorsunuz. Ya da sağlam rehabilite olmuş... Ben şahsen geçmiş travmaları hatırlayıp bağıran çağıran, ortalığı dağıtan, sorulara alakasız cevaplar veren dişleri çürük birini bekliyordum. Oysa o toplumsal hayata uyumlu ve sanki onlarca yıl değil de birkaç günlüğüne içeri girip çıkmış biri gibi davranıyor. Geçirdiği yıllara acıyan bir hali de yok ayrıca.
Yukarıda kısaca bahsettim, O’Farrell okuyucuya başka bir şey sunuyor. Kitaptan bir dostluk hikayesi, bir iyilikler manzumesi, bir hisseli harikalar kumpanyası çıkmıyor. Bunları unutun... Araya özel hayatlara dair kurguya renkli çikolata parçacıkları kadar faydası olan yemler de atmış. Öyle anlardan sonuncusu da finalde zaten...

Ana planda ilahi adalet var
Yazar, Esme nerede kalacak, bundan sonraki hayatında ne yapacak, tekrar bir bakımevi ya da benzer bir yere gönderilecek mi, sevdiklerine kavuşacak mı gibi tali konuları uzaktan koklatıyor ama ana plana dâhil etmiyor. Ana planda ilahi adalet esasını benimsiyor. O’Farrell, belli ki zihnimizi görece önemsiz konularla meşgul edip hançerini tam kalbimize saplamak için fırsat kollamış. Üstelik 61 yıla yayılmış bir acıyı sadece ve sadece iki günde nihayetlendirmiş. Ve bundan sonrasını okuyucu düşünsün deyip çekip gitmiş.
Diyeceksiniz ki hiçbir şey anlatmadın. Bence de... Fakat anlatsaydım bana kızardınız. Kitabı okumanızı tavsiye ediyorum. Okuduktan sonra “Ben ne okudum öyle” diyeceksiniz. Demezseniz bir daha okuyun...