Tarih bazen tekerrür etmez…
Sadece yöntem değiştirir.
1990’ların başında Türkiye, İSKİ skandalıyla sarsılmıştı. Bir belediyedeki yolsuzluk iddiaları yalnızca İstanbul’un değil, Türk siyasetinin yönünü değiştirmişti.
İtalya’da ise “Mani Pulite” (Temiz Eller) operasyonu, birkaç belediye ihalesiyle başlamış; ardından bütün ülkenin siyasetini ve iş dünyasını sarsan dev bir yolsuzluk ağına dönüşmüştü.
Çünkü tarih bize aynı gerçeği söylüyor:
Yolsuzluk hiçbir zaman “bir zarftan” başlamaz.
Önce sistem kurulur…
Sonra tarife belirlenir…
En sonunda devletin yetkisi, şahsi kazancın aracına dönüşür.
İşte Şile Belediyesi soruşturmasına yansıyan iddialar tam da bu yüzden sıradan değildir.
Savcılık dosyasına giren etkin pişmanlık ifadelerinde anlatılan tablo, birkaç memurun usulsüzlüğünü değil; belediye yetkisinin organize biçimde ekonomik değere dönüştürüldüğü iddia edilen bir mekanizmayı tarif ediyor. Soruşturma da bu kapsamda; etkin pişmanlık beyanları, HTS kayıtları, hesap hareketleri ve dijital incelemeler doğrultusunda genişletildi.
Dosyada öne sürülen iddialara göre…
Bir 19 villalık proje için imar süreçleri kilitleniyor.
Sonra çözümün bedeli konuşuluyor.
İddialara göre, 3 milyon lira ve iki cep telefonu talep ediliyor.
Başka bir dosyada otel ruhsatı…
Başka bir dosyada reklam panosu…
Başka bir dosyada iskân…
Başka bir dosyada festival ihalesi…
Yani iddiaya göre belediyenin hemen her yetkisi, bir tahsilat kapısına çevriliyor.
Burası çok önemli.
Çünkü belediyelerin görevi villa başına fiyat belirlemek değildir.
Belediyeler, vatandaşın işini kolaylaştırmak için vardır; iş insanını masaya oturtup pazarlık yapmak için değil.
Dosyada kamuoyunun dikkatini çeken ikinci başlık ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi bağlantısı iddialarıdır.
Etkin pişmanlık ifadelerinde, İBB’den Şile Belediyesi’ne gönderildiği öne sürülen bazı isimlerin belediyede kritik görevler üstlendiği, hatta Ekrem İmamoğlu’nun yakın çalışma arkadaşlarından Murat Ongun’un ekibinden geldiklerini söyledikleri iddia edilen kişilerin ihale ve organizasyon süreçlerinde etkili oldukları anlatılıyor.
Bu iddiaların doğruluğu elbette mahkeme sürecinde ortaya çıkacaktır.
Ancak şu soru meşrudur:
Neden son dönemde açılan birçok belediye dosyasında birbirine benzeyen organizasyon şemaları, aynı çalışma biçimleri ve benzer para toplama yöntemleri iddia ediliyor?
Şile dosyasını farklı kılan sadece para miktarı değildir.
Dosyada anlatılan zihniyettir.
İddiaya göre, toplanan paralar sadece kişisel zenginleşme için kullanılmıyor.
Sadakati sağlamanın, belediye içindeki dengeleri korumanın ve siyasi organizasyonu ayakta tutmanın aracı hâline geliyor.
Eğer bunlar yargılama sonunda delillerle doğrulanırsa, mesele artık klasik bir rüşvet dosyası olmaktan çıkar.
Bu, kamu gücünün paralel bir ekonomik düzene dönüştürüldüğü anlamına gelir.
En çarpıcı ayrıntılardan biri de budur.
İddialara göre insanlar artık belediyeye proje anlatmak için değil, ne kadar ödeme yapacaklarını öğrenmek için gidiyor.
İmar hakkı hukukla değil pazarlıkla…
Ruhsat mevzuatla değil ilişkiyle…
İhale rekabetle değil önceden belirlenmiş sonuçlarla anılmaya başlanıyorsa, kaybeden yalnızca belediye bütçesi değildir.
Kaybeden hukuk devletidir.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla slogan değildir.
Daha fazla denetimdir.
Daha fazla şeffaflıktır.
Daha fazla hesap verebilirliktir.
Çünkü belediye başkanlığı bir şirketin yönetim kurulu başkanlığı değildir.
Belediye kasası da siyasi kadroların kullanımına bırakılmış özel bir fon değildir.
O para; emeklinin vergisidir.
İşçinin alın teridir.
Esnafın ödediği KDV’dir.
Sanayicinin kurumlar vergisidir.
Çiftçinin mazotundan kesilen paydır.
İşte bu yüzden, hangi partiden olursa olsun, kamu gücünü kişisel veya örgütsel menfaate dönüştürdüğü iddia edilen herkes hukuk önünde hesap vermelidir.
Şile dosyası belki yarın mahkeme salonlarında karara bağlanacak.
Ama bugün tarihe düşülen not şudur:
Bir ülkede belediyeler hizmet üretmek yerine tahsilat merkezlerine dönüşmeye başlarsa, orada yalnızca para çalınmaz.
Devlete duyulan güven de çalınır.