Medine’deydik son nefesini verdiginde.. Gazetemizin ilk sayfasında gördüğünüz o ihramlı fotoğrafı ben çektim ..
işte bu, Hasan Karakaya‘nın son fotoğrafıydı .. Bir gün sonra Medine’ye geçtik.. İbadetlerimizi yaptık .. Sonra yemeğimizi yedik. Ağır ağır yürüye yürüye otele kadar geldik. Akit gazetesinde onlarca yıl yürümüştük birlikte .. Medine’deki son yürüyüşümüzdü..
**
Gelene HOCAM demedi, geçene PAŞAM çekmedi. Eğilmedi. Boyun eğmedi. Kalemiyle yürüdü, Medine’de sustu.
**
Hasan Karakaya, bu ülkenin basın tarihine “iyi yazan” bir gazeteci olarak değil; dik duran bir adam olarak geçti. Onu farklı kılan cümlelerinin süsü değil, cümlelerinin bedeliydi. Çünkü Karakaya, gazeteciliği bir geçim kapısı, bir kariyer basamağı, bir vitrin işi olarak görmedi. O, gazeteciliği şahitlik saydı. Hakikate şahitlik. Zulme şahitlik. Çifte standarda, ikiyüzlülüğe, vesayete şahitlik.

Ve bu şahitliğin bedelini ödemekten hiçbir zaman kaçmadı.

BİR KARAKTER MESELESİ

Hasan Karakaya’nın hayatı, Türkiye’nin en sancılı dönemlerinden geçti. 28 Şubat’ın karanlığı, başörtüsü yasakları, inançlı kesime yönelen sistematik baskılar, medya üzerinden kurulan ideolojik vesayet…
İşte tam bu iklimde Karakaya, “denge” adı altında susanlardan olmadı. Tarafsızlık kılıfına sarılıp zalimle mazlumu aynı cümlede eşitlemedi. Güçlünün önünde eğilmedi, zayıfın arkasından konuşmadı.

Onun dünyasında gazetecilik, ahlaki bir pozisyondu.
Ya doğru taraftaydın ya da yanlışın konforunda…

AKİT: BİR GAZETE DEĞİL BİR ÇİZGİYDİ

Hasan Karakaya’nın adı, uzun yıllar genel yayın yönetmenliğini yaptığı Akit gazetesi ile birlikte anıldı. Ama bu birliktelik sıradan bir görev ilişkisi değildi. Akit’in dili, refleksi, sertliği, meydan okuması büyük ölçüde Karakaya’nın karakterinden besleniyordu.

O dönem Akit;
• Güç merkezlerine yanaşmadı,
• Devlet içindeki vesayet odaklarına karşı net durdu,
• Batı’nın ikiyüzlü demokrasi söylemini teşhir etti,
• Filistin’i, Bosna’yı, Çeçenistan’ı, Irak’ı manşetlerden düşürmedi.

Karakaya, gazetesini reklam verenlere göre değil, hesap vereceği yere göre yönetti. O yer de belliydi: vicdan.

KALEMİ YUMUŞAK DEĞİLDİ OMURGASI DA SERTTİ

Hasan Karakaya’nın yazıları çoğu zaman “sert” bulundu. Evet, sertti. Çünkü yaşananlar yumuşak değildi.
Ama o sertlik bir öfke patlaması değil; bilinçli bir meydan okumaydı. Yazılarında ironiyi ustalıkla kullandı, çelişkiyi gözlere soktu, kutsallaştırılan yalanları paramparça etti.

“Yanlış anlaşılır mıyım?” diye düşünmedi.
“Doğruyu eksik söyler miyim?” diye düşündü.

Bu yüzden yalnız kaldığı anlar oldu.
Bu yüzden hedef gösterildi.
Bu yüzden adı listelere yazıldı.

Ama o, bir adım geri atmadı.

EKRANDA DA KÜRSÜDE DE AYNI ADAM

Televizyon programlarında da Hasan Karakaya aynı Hasan Karakaya’ydı. Kamera karşısında yumuşayan, stüdyoda değişen, programdan programa başka konuşanlardan olmadı.
Sözü neredeyse, kendisi oradaydı. Eğilip bükülmedi. Alkış beklemedi. Reyting hesabı yapmadı.

Onun derdi “haklı görünmek” değil, hakikati söylemekti.

MEDİNE’DE TAMAMLANAN BİR ÖMÜR

2015 yılında umre ziyareti için bulunduğumuz Medine’de, Mescid-i Nebevî’de geçirdiği kalp krizi sonucu vefat etti.
Hayatını inandığı değerleri savunarak geçiren bir adamın, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şehrinde hayata veda etmesi, onun yolculuğuna yakışan bir kapanıştı.

Bu, rastgele bir ölüm değildi.
Bu, bir ömrün istikametle mühürlenmesiydi.

Bugün geriye ne kaldı?

Hasan Karakaya bugün hâlâ konuşuluyorsa, yazıları hâlâ tartışılıyorsa, adı hâlâ bazılarını rahatsız ediyorsa; bunun sebebi şudur:

• Kalemini iktidara kiralamadı,
• İnancını kariyerine feda etmedi,
• Güce yaklaşmak için eğilmedi,
• Yalnız kalmamak için susmadı.

Bazıları yaşarken susar, ölünce övülür.
Hasan Karakaya yaşarken konuştu, bedel ödedi, Medine’de sustu.
Dik durdu. Eğilmedi. Boyun eğmedi.

////////////////////////////////////////////////////

KARAKAYA DİYOR Kİ;

“Batı, insan haklarını sadece kendi menfaatine değdiği yerde hatırlar. Müslüman kanı akıyorsa, o haklar ertelenebilir görülür.”

“Demokrasi, Batı için bir değer değil; bir araçtır. İşine geldiğinde kutsal, işine gelmediğinde teferruattır.”

“Medyada ‘objektiflik’ diye sunulan şey, çoğu zaman güçlüden yana taraf olmanın kibar adıdır.”

“Bu ülkede darbeler tankla değil, manşetle başlatıldı. Üniformadan önce kalem konuştu.”

“Millet sandıkta karar verir, bazıları sonuçtan rahatsız olur. Rahatsız olanlar milleti değil, sandığı suçlar.”

“Vesayet, sadece üniformalı olmaz. Kravatlı vesayet, en az tanklı olan kadar tehlikelidir.”

“İnancını gizleyerek rahat eden, ilk fırtınada savrulur. Kimliğini saklayan, günü kurtarır ama tarihi kaybeder.”

“Müslüman, yanlışın karşısında ‘ama’ ile başlayan cümle kurmaz.”

“İnandığını söylemek cesaret ister; inandığın gibi yaşamak bedel ister.”

“Gazetecilik, güçlüye mikrofon tutma sanatı değil; güçlünün karşısında durabilme ahlakıdır.”

“Kalem namustur. Kiraya verenin imzası çok olur ama itibarı olmaz.”

“Doğruyu yazmanın zamanı olmaz. Yanlışın yaygın olduğu her an, doğrunun vaktidir.”

“Filistin sadece bir toprak meselesi değil; insanlığın vicdan sınavıdır.”

“Kudüs düşerse, sadece bir şehir değil; dünyanın adalete olan inancı çöker.”

“Müslüman coğrafyada akan her kan, ‘medeniyet’ masallarının yalan olduğunu haykırıyor.”

“Herkesin sustuğu yerde konuşmak kışkırtıcılık değil, sorumluluktur.”

“Yalnız kalmaktan korkanlar doğruyu söyleyemez.”

“Ben yanlış anlaşılmaktan değil, doğruyu söylemeyip rahat yaşamaktan korkarım.”


Hasan Karakaya’nın cümleleri bugün hâlâ canlıysa, bunun sebebi edebi mahareti değil; istikrarıdır. Aynı şeyi farklı rüzgârlara göre eğip bükmedi.
Dün ne dediyse bugün de onu savundu.
Güç değişti, iktidarlar değişti, manşetler değişti; o değişmedi.

Bu yüzden bazıları onu sevmedi.
Bu yüzden bazıları hâlâ rahatsız.
Ve bu yüzden Hasan Karakaya hâlâ okunuyor.

Eleştirileri boşa düşüren bir hayat yaşadı.

////////////////////////////////////////////////////

KARAKAYA İÇİN DEDİLER Kİ;

TARAFSIZ DEĞİLDİ İDEOLOJİK DAVRANIRDI

Hasan Karakaya, bu eleştiriyi reddetmedi; tersine sahiplendi. Ona göre “tarafsızlık” çoğu zaman zulmün konfor alanıydı. Haklı ile haksız arasında eşit mesafe koymanın, adaleti boğduğunu savundu.
Taraf oldu ama gizlemedi.
Tarafını saklamadı ama çarpıtmadı.

“Tarafsızlık, zalimle mazlumu aynı cümlede eşitlemektir. Ben buna gazetecilik demem.”

DİLİ SERT KUTUPLAŞTIRICIYDI

Karakaya’ya göre sorun dilin sertliği değil, hakikatin sertliğiydi. Yumuşatılmış cümlelerle büyük yalanların üzerinin örtüldüğünü savundu.
Onun kalemi, yangın yerinde su serpen değil; yangını gösteren kalemdi.

“Gerçek serttir. Yumuşak anlatırsan, yalanın hizmetkârı olursun.”

AKİT MARJİNAL BİR GAZETEYDİ

Karakaya, “ana akım” denilen şeyin çoğu zaman güç akımı olduğunu yazdı. Marjinalliği bir suç değil, bağımsızlık göstergesi saydı.
Akit’in merkezden dışlanmasını değil, merkezin ahlaki çürümesini tartıştı.

“Merkez dediğiniz yer, haksızlığın merkeziyse; dışarıda olmak şereftir.”

BATI KARŞITIYDI

Karakaya, Batı karşıtı değil; Batı ikiyüzlülüğü karşıtıydı. Demokrasi ve insan hakları söylemlerinin Müslüman coğrafyada askıya alınmasını teşhir etti.
Bu, düşmanlık değil; teşhisti.

“Batı’yla kavga etmiyorum. Batı’nın yalanıyla kavga ediyorum.”

HEDEF GÖSTERİYORDU

O, şahıslarla değil zihniyetlerle mücadele ettiğini söyledi. Yanlışı yapanın unvanına değil, yaptığına baktı. Güçlü olanın eleştiriden muaf tutulmasını reddetti.

“Yanlışı yapan güçlü diye susacaksam, kalemi bırakırım.”